DOĞUŞLAR
ÖNSÖZ
(Emre) nin asıl adı (İsmail, soyadı da (Emre) dir. İsmail Emre (1315-1899) yılında Adana'da doğmuştur. Babası Hakkı Efendi, ülemadan bir zattır. Dedesinin adı Ahmet Efendi' dir. Dedesinin babası da (Emîr Halil) namiyle maruf bir müderristir ve aslen Harputludur. Adana' ya oradan gelerek yerleşmiştir. Bu aile, Adana' da (Kocahocalar) diye tanınmıştır.
İsmail Emre altı yaşında babasını, on yaşında da annesini kaybetmiştir. On yaşında hem öksüz, hem de yetim kalan küçük İsmail'i, kendinden yaşça çok büyük olan amcazadesi Nalband Şükrü Efendi yanına almış, ona evlâdı gibi bakmıştır. İsmail Emre, (Usta Şükrü) nün yanında on yedi yaşına kadar kalmış ve ondan nalbandlık öğrenmiştir.
1921'de (Bozanti, Halep, Nuseybin ve Temdidatı Demiryolları işletmesi hizmetine girerek Adana garı deposunda san'atkar işçi olarak çalışmıştır. Bu vazifesinden 1943 yılında, istifa etmek suretiyle ayrılmıştır. Şimdi, yine Adana'da, Tavuk pazarında oksijen ve elektrik kaynakçılığı yapmaktadır.
Mutasavvıf bir (âşık-şair) olan (Emre) yi, Adana fikir muhitinden sonra, bu kitabın, hacimli olmasına rağmen yine de dar çerçevesi içinde ilim, edebiyat ve tasavvuf âlemimize de takdim ederken, onun edebî hüviyetini ve tasavvufî kudretini tesbit etmeğe çalışmadan evvel, tasavvuf mevzuu üzerinde dilimizin döndüğü kadar ve ıstılah kalabalığına gömülmeden bir konuşma yapmak faydasız olmıyacaktır. Ve bütün mutasavvıfları olduğu gibi, (Emre) yi de anlıyabilmek için böyle bir anlaşmaya mutlaka ihtiyaç vardır.
Unesco tarafından, Yakın ve Orta Doğu'da bir kültür işbirliği merkezi kurulmasına esas olmak üzere ve istişarî mahiyette açılan anketin mesleğimizi alâkadar eden bir maddesine cevap vermek suretiyle (Emre)'yi Unesco merkezine tanıtırken de yazdığımız gibi, tasavvuf ciddi surette tetkike lâyık bir (mesele) dir.
Bazı eserlere göre (İslâmî tasavvufu doğuran âmiller; muhtelif mezheplerin, Hicret'in ilk asrındanberi neşrettikleri - muhtelif menşelerden gelme - itikatlar, Eski Yunan filozoflarına ait eserlerin tercümesiyle başlıyan felsefi hareketler, Hind ve İran'dan iktibas olunan muhtelif nazariyelerle bilhassa "Neoplatonizm" akidelerinden ibarettir.
Böyle telâkki olununca, tasavvuf, "yamalı bir bohça" ya benzetilmiş; cansız, ruhsuz ve hakikati olmıyan bir sistem derecesine indirilmiş olur. Halbuki tasavvuf, sadece edebî eserleri meydana getirmek, kelime ve fikir oyunları yapmak için kullanılan bir takım indî kaidelerden ibaret kuru bir "fikir manzumesi" değil, bilâkis, yaşanılan ve duyulan bir hakikattir. Zaten ona, kitaplarımıza uyarak, "İslâmî bir felsefe" derken bile, onu gereği gibi ifade edememekten doğan bir itmînansızlık duymaktayız. Çünkü felsefe, uğraştığı kör düğümlerden hiç birini çözememiştir. Filozoflar hâlâ "Allah var mı? Yok mu?" diye şüphe dehlizlerinde dolaşırken, mutasavvıflar, aradıklarını bulmuşlar ve onunla o kadar kaynaşmışlardır ki, birçokları, Allah'da fânî olmanın verdiği cezbeyle "Ben Allah’ım!", "Cübbemin altında Allahtan başka bir kimse yoktur!" diye bağırmışlardır. Bu kabil sözleri söyliyenler, büyüklüklerinde hiç kimsenin zerre kadar şüphesi bulunmıyan Mansur gibi, Bâyezîd-i Bistâmî gibi, Muhyiddîn-i Arabî, Mevlânâ, Yunus Emre ve Nesîmî gibi büyük mutasavvıflardır.
Bu zatların aradıkları (varlık), o kadar hakikî bir varlık ve onun aşkı, o kadar hakikî bir aşk ki, onu bulanlar, artık, ondan başka hiçbir şeye bakmamışlar, sadece onu sevmiş, onu öğmüşlerdir. Bütün söyledikleri ve yazdıkları da ona ait olmuştur. Bunun içindir ki, mutasavvıf şairlerin bir tek mevzuları vardır: Tasavvuf; bir tek sevgileri vardır: Allah aşkı.
Büyük mutasavvıflar, bütün sözlerini ve özlerini bu gayeye hasretmişler, hattâ bazıları, gayeleri uğrunda hayatlarını bile feda etmekten çekinmemişlerdir.
Deli olmadıklarında şüphe bulunmıyan bu büyük adamlar niçin "Ben Allah’ım!" gibi sözler söylemişler ve niçin canlarını feda etmişlerdir? Salim bir taakkul ve tefahhus kabiliyeti olan kimseler, kafalarındak ibu istifhamı "noktai hareket" yaparak bu enteresan meseleyi araştırmışlar incelemişler ve neticede bu yolun hakikatine inanmışlardır. Lâkin, gerek din ülemamızın mutaassıp olanları, gerek diğer dinlere mensup olanlar, şeriat hükümlerine veya kendi dinlerine taassupla saplandıklarından, tasavvufu tetkike yanaşmamışlar, veya bu ilme hiç inanmamışlardır. Üstelik, büyük mutasavvıfları tekfir etmiş, hattâ öldürmüşlerdir.
Tasavvuf, insanları, kendi yolunda hiçbir din ve millet farkı gözetmeksizin çağırır. Bunun içindir ki tasavvuf gözlüğiyle bakanların nazarında bütün insanlar müsavidir. Zira hepsi de Allah’ın severek yaratmış olduğu kullardır. Hiç birinin diğerine rüçhan hakkı ve sebebi yoktur. Ne bir Müslüman bir İsevî'den, ne de bir Musevi bir Budist'den farklıdır. Zaten tasavvufun ana kitabı olan Kur'anda, Allah, kendisini Müslümanların veya Hıristiyanların, yahut da Musevilerin Rabbi olarak değil, (Rabbül'âlemîn = Âlemlerin, herkesin ve her şeyin Rabbi) olarak tanıtmaktadır. Lâkin bu hakikati mutaassıp bir hocanın veya yine mutaassıp bir papazın ve mutaassıp bir hahamın kafasına sokmak imkânsızdır. Onlar nalıncı keseri gibi, Allah’ı, kendi dinlerinin, kendi dindaşlarının inhisarı altına almağa çalışırlar. Herhangi bir milletin, güneş ışığını kendi inhisarı altına almağa çalışması ve bu yüzden diğer milletlerle savaşması nasıl gayri tabiî bir hareket, hattâ delilikse, bu husustaki taassup da öylece bir deliliktir. Bütün dinler ve mezhepler, daha doğrusu bu dinlere ve mezheplere bağlı olan mutaassıp insanlar, bu (Rabbül'âlemin) "kelâm"ındaki nükteyi anlıyamadıkları için Allah’ın lûtfunu kendilerine yontmaya çalışmışlar, bu yüzden de insanlık tarihi kan lekeleriyle kirlenmiştir.
Bizde, bir başka ihtilâf da, medreseyi temsil eden hocalarla mutasavvuflar arasında süregelmiştir. Mutaassıp hocalar akıllarının kösteğine düğüm üstüne düğüm vurarak hakikati anlamamakta inat etmişler, hatta hakikati söyliyenleri tekfir ve katletmişlerdir. Filhakika, mutasavvıfların sözleri, zahiren şeriate muhalif gibi görünürse de onların hakikî manalarının anlaşılabilmesi için tahlil ve tefsire ihtiyaç vardır. Meselâ Mansurun Enelhak! = Ben Allah’ım!" demesi, ocakta kıpkırmısı bir hale gelen demirin (Ben ateşim!) demesi gibidir. Ateşin yakıcılık, ısıtıcılık ve ışıtıcılık gibi bütün vasıflarını kazanmış olan demir, (Ben ateşim!) derse, yalan mıdır? Tıpkı bu demir gibi, Mansur da aşk ateşine girerek benliğini ve varlığını yakıp mahvettikten sonra (Ben Allah’ım!) demiştir. Bu sözü söyliyen Mansur değil, Mansur'un gönlünü doldurup taşan ve onun dilinden söyliyen (Nâsır) dır. Cezbe hali geçip, kendine geldikten sonrakafasını kesseniz, Mansur'a, değil "Ben Allah’ım!", "Ben şöyleyim, ben böyleyim!" bile dedirtemezsiniz. Aklı başındayken ve benlik iddia ederek o sözü söylese, Mansur'un Şeytan'dan ve Firavun'dan ne farkı kalır?
Biraz evvel, tasavvufa "İslâmî bir felsefe" derken bile bir nevi rahatsızlık duyduğumuzu söylemiştik. Çünkü (felsefe) kelimesi, tasavvuftaki (hal)i ifadeden âcizdir. Zira bu (hal), aklın ihatası haricindedir. (Mâsiva) bağlariyle sıkı sıkıya bağlanmış olan akıl, bu bahisleri anlıyamaz. Zaten (akıl) kelimesi, develerin ayaklarını bağladıkları ip, manasına gelen "ikal" veya "ukal" kelimelerinden geliyormuş. (ayak bağı, köstek) olmaktan başka bir işe yaramıyan bir şeyle (İlm-i Ledün) idrâk olunabilir mi?
Felsefenin, ateşe benzetebileceğimiz meseleleri akıl denen maşa ile, haydi tutulabilsin, yahut öyle zannolunsun; ya tasavvuf?.. Tasavvuf, aklın maşasiyle tutulamıyacak kadar muazzam, parlak ve yakıcı bir güneştir. Bunun içindir ki tasavvuf kitapları, meselenin (kâl) tarafını anlattıktan sonra: (Söz burada bitiyor; bundan ötesi "hâl" e ve "zevk" e tâbidir) diyerek aklın o sahaya giremiyeceğine, orada iş göremiyeceğine işaret etmek isterler. Filhakika, tasavvufu aklımıza değil, aklımızı tasavvufa uydurabilmek bir zarurettir. Ve ancak böyle yaparsak hakikate doğru ilk adımı atmış oluruz.
Tasavvuf, kuldan Allaha giden bir yoldur. Ve bu ilim, vicdanı teessüs etmeğe başladığı için hayvaniyetten kurtulmağa gayret eden ve düşünmeğe başlıyan herhangi bir insanın, Allah’ı aramağa çalıştığı dakikadan itibaren başlar.
Seyyarelerin teşekkülüne dair olan nazariyedeki izah tarzına uyularak denebilir ki, her insan, daimî bir oluş halinde bulunan bir menbadan, yâni Allahtan ayrılıp "feza-yı imkân" a düşenbir "Cirm-i ilâhî"ye, bir yıldıza benzer ki bilerek, bilmiyerek "menşe-i aslı" sine rucû edebilmek için o büyük ışık etrafında pervane gibi dönmektedir.
(Kerem ile Aslı = Kerem ve onun aslı, menşei) hikâyesinin isminde de "aşikâr bir surette gizlenen" bu "asla rücû" seferine çıkmış bir insan olan ve "Safiyyullah" sıfatını taşıyan, yâni içini, nefsini tasfiye etmeğe niyet etmiş bulunan (Âdem peygamber), insanlığa, işlenen günahlardan dolayı pişmanlık duyma ve Allahtan af dileme ahlâkını getiren bir insandır. Onun bu hali, beşeriyetin ilâhî bir ahlâka yükselebilmesi için çıkılması icabeden merdivenin ilk basamağıdır.
(Nuh), artık günahın, günah olduğunu idrâk eden ve kin, gazap, yalancılık, hased ve şehvet gibi fenalıklar tufanından vücut ve nefis gemisini kurtarabilmiş olan kaptandır. Gemisine alarak her birini bir halkaya sıkı sıkıya bağlayıp ram etmiş olduğu hayvanlar, işte bu fena huylarımızın senbolüdür.
(Yusuf)un kuyuya düşmesi ve (Yunus)un balık tarafından yutulması, (ilim) kuyusuna düşen, yâni Allah’ı (hâl) ve (aşk) ile değil de, (kal) ve (ilim) le bulmağa çalışan insanların zavallılığına işarettir. Fuzulî bu hakikati ne güzel ifade etmiştir:
Aşk imiş her ne var âlemde
İlm, bir kıylükal imiş ancak.
(Kelîmullah) olan Musa, Allah’ın ancak sözlerini duyabilmiştir ki, şüphesiz bu (hâl) de nakıstır. (Emre) bir "Doğuş"unda:
Söylemedik biz "erinî"
İşitmedik "lenterâni!"
İnandık, seyran eyledik,
Çün unuttuk canı, teni.
Diyerek bu noksanlığa işaret etmektedir. Musa, (Tevhîd) sırrına eremeyip kesrette kaldığı için Allah’ın varlığından başka, bir de kendi varlığını kabul ederek (Yarabbi! Bana kendini göster!) diye yalvarmış; Allah da ona (Mademki kendi varlığından vazgeçemiyerek hâlâ "Ben" diyorsun, o halde beni göremezsin!) cevabını vermiştir. Sîneçâk Dede'nin de ;
Bâb-ı Hakkı dakk edenler "ben!" deyû,
Reddolundu "ben değilsin sen!" deyû.
beytiyle işaret ettiği bu macera hakkında Mevlâna'nın verdiği hüküm de aynıdır: "Muhammed, Allah’ı görmüş, Musa ise ancak işitmiştir. Hiç işitmek, görmek gibi olur mu?"
Hakikat ve tasavvuf yoluna dizilmiş olan bütün peygamberlerden sonra nihayet, bizim peygamberimiz, bu yolun son merhalesini, yâni aczini ve hiçliğini idrâk ederek Allah’ ı görmüş, menşe-i aslîsine rucû etmiştir.
Tasavvufu, Kur'anla taârruz ve tehâlüf halinde bulunan bir Mûtezile inanışı olarak telâkki edenleri inandırabilmek düşüncesiyle, Fuad Köprülü gibi salâhiyetli ve beynelmilel bir kalemin şahadetine müracaat ederek, onun Üniversitelerde okutulan, mektep kitaplarına kaynak olan ve Garp ilim âlemince de tanılan (Türk Edebiyatı Tarihi) nin tasavvufa ayrılan kısmını buraya nakletmek faydasız olmıyacaktır. Zira, tasavvufu, belli başlı mutsavvıfların eserlerine dayanarak esaslı bir şekilde izah eden değerli âlim Fuad Köprülü, tasavvufu, bu yazısının sonlarına doğru zımnen kabul ve mutasavvıfları müdafaa etmektedir.
("Vücûdiye", yâni "Vahdet-i Vücûd" mesleğinin esası kısaca, "Vücudun tek olup, bunun da "Vücud-u Mutlak" olan Allah’ın vücudundan ibaret olması ve ondan başka bir vücudun varlığına imkân bulunmaması" şeklinde izah olunabilir. Bu suretle "Vücûd-u Mutlak olan Allah, aynı zamanda "hayr-ı mutlak" ve "hüsn-ü mutlak" tır. Halbuki "hüsn" ün sıfatı aslîsi, "tecellî" ye olan cibillî meylidir ki, Ploten, bunu "kemâl" in icabatından addetmektedir. İşte Sôfîlere nazaran, "sebeb-ü Hilkat" hakkında Dâvûd'un sualine vârid olan "Küntü kenzen..." cevabı da bunu gösterir.
Her şeyin, zıddiyle malûm olması bir "müteârife" dir. İşte bu itibarla "hayr-ı mutlak" ve "hüsn-ü mutlak" la bir olan "Vücûd-u Mutlak" ın zıddı da bizzarûre "lâ vücûd = adem, yokluk", "lâ hüsn = çirkinlik", "lâ hayr = şer" dir. Fakat bunlar katiyen müstakil olarak mevcut olamazlar. Bunlar "Vücûd-u Mutlak"ın "ademî" bir surette ifadesidir. Binaenaleyh "yokluk, çirkinlik, şer" ancak hususî bir maksat ve geçici bir an için tasavvur olunan bir vehim ve hayalden ibarettir. İşte bundan dolayı, bunların hakikî mevcudiyetleri yoktur. Bunlar ancak bir hayaldir ki, "Tecelli"nin icabettirdiği bir zaruretle muvakkat bir zaman için zahir olur.
"Tecelli" şöyle olmuştur: (yokluk), vücûd = varlık)la karşılaşınca "varlık" bir aynaya akseder gibi "yokluk" da bir "akis" veya "hayal" olmak üzere göründü. İşte hem varlıktan, hem de yokluktan hissedar olan bu "akis" veya "hayal" e "vücûd-u mümkin" veya "âlem-i hâdisât = kâinat ve içindekiler" derler. Bazı mutasavvıflar bunu durgun bir göle aksetmiş olan güneşe benzetirler. Onlara göre bir aynaya baktığımız vakit, karşıdaki resmin gözbebeğinde nasıl kendimizi görüyorsak, tıpkı bunun gibi, (Sûretullah = Allah’ın sureti, resmi) de âdeta göz makamında olan (insan) da görünür.İşte bu suretle Allah, hem kendine ve hem de "insanoğlu"na tecellî ettiği gibi, (insan) da bu suretle (Sûretullah) ı ihtiva etmiş bulunuyor.
İnsan, içinde bulunduğu ve küçük bir zübdesini teşkil etmiş olduğu bu (âlem-i hâdisâta müşabih olarak, tıpkı onun gibi, hem "varlık" tan, hem "yokluk"tan; hem "hüsn = güzellik" ten, hem de "çirkinlik"ten; hem "hayır" dan, hem "şer" den, yâni "varlık unsuru" ile "yokluk unsuru" ndan mürekkeptir. İnsanda asıl ilâhî olan "varlık unsuru", - ki, Allah’ın bir lem'asıdır - bilerek veya bilmiyerek asıl menbaına ulaşmağa çalışır. Lâkin onun bu gayretine "yokluk unsuru" manidir. Binaenaleyh insanın vazifesi, bu "yokluk unsuru" nu mümkün olduğu kadar gidermeğe, yoketmeğe çalışmak ve "Visâl-i Hakk" a ererek "Hak ile Hak" olmaktır ki, işte "fenâ fillâh" mertebesi budur. "Mütû Kable en temûtû = ölmeden evvel ölünüz!" sırrına mazhar olanlar, işte buna muvaffak olmşlardır. Bunun da başlıca çaresi, nefse hâkim olmaktır. Zira, bize o kadar hakikî görünen "nefs" yâni "yokluk unsuru", bütün emellerimizin ve felâketlerimizin başlıca müsebbibi bulunmakla beraber sadece bir "hayal"den ibarettir. Esasen bizde "hakiki varlık"tan ne varsa, hepsi Allah’ındır, bizim değildir. Allahtan gayri olan şey de "yokluk" tur ki "çirkinlik" ve "şer" ile müşterektir. O halde nefse galebe çalmak için yegâne vasıta, "aşk"tır. "Yokluk" un karanlığını giderecek ve bu suretle bizi "Hüsn-ü Mutlak"a, yâni lâhûtî menbaımıza götürecek olan şey, ancak "aşk" tır. Aşk-ı mecâzî, ancak "aşk-ı hakikî"ye götürebildiği takdirde caizdir. Bu yol, filhakika çok uzun ve tehlikelidir. Lâkin o makama vasıl olan, artık "yokluk"tan, "şer"den, "çirkinlik"ten kurtulur; her şeyde "Hüsn-ü Mutlak" ı görür. Hattâ kendi bâtınına, gönlüne nazar ettiği zaman da orada Allahtan başka bir şey görmez. Çünkü esasen kendisindeki "yokluk unsuru" yâni "benlik, nefs" artık mahvolmuş, "varlık unsuru" ise aslî menbaına kavuşmuştur. İşte "Vücud-u Mutlak" da fâni olmak demek olan "fena fillâh", bu olduğu gibi; Mansur'un "Enelhak! = Ben Allah’ım!" demesi, (Bâyezid-i Bistâmî" nin ve diğer mutasavvıfların buna benzer kelâmları da, bu mertebenin idrâkine işaretten başka bir şey değildir. Bunun için lâzım olan şey, (kal), yâni "ilm-i zâhir" değil, ancak bir "Mürşid-i Kâmil" e intisapla elde edilen "hâl" dir.
Kâinatta her şeyi "Vücûd-u Mutlak" ta fâni olmuş gördükten ve "yokluk unsuru"nun izalesinden sonra, yâni kendisini Allahtan, Allah’ı da kendisinden ayırmadıktan sonra, sâlik için "mutlak saadet" hasıl olmuştur. Binaenaleyh Hakk'ı, kendinden başka yerde arıyanlara karşı bir Türk şairinin:
Hak cihana doludur,
Kimseler Hakk'ı bilmez;
Kendinden arasana...
O, senden ayrı olmaz.
demesi gayet doğrudur. Çünkü bu görüşe göre yegâne hakikî varlık olan ve her şey kendisiyle kaim bulunan "Vücûd-u Mutlak" dahi tamamiyle "vicdan" dadır.
Fakat, mutasavvıfların uzun asırlardanberi birçok tenkitlere uğramasına sebebiyet veren bu telâkkiyi "Hulûl" ve "İttihad" şeklinde anlamamalıdır. Çünkü hulûl ve ittihada imkân olabilmek için Hakk'ın zatından ve vücudundan başka, diğer bir vücuda ihtiyaç vardır. Halbuki (Vücûdiye) mesleğinin "üssül'esâs" ı, arzettiğimiz gibi, "Vücûd-u Mutlak" tan başka bir vücuda kail olmamaktır. Mâdemki eşya, Hakk'ın vücudiyle mevcut, ve kendi nefisleriyle "ma'dûm" dur, o halde ancak Allah’ın vücudiyle mevcut olabilen bir şeyin "Hak" ile "müttehid" olması mantıkan imkânsızdır. Muhyiddin-i Arabî'nin bu husustaki pek ince izahatını ve "Hulûl" ile "Zuhûr" arasındaki farkı nazarı itibara almıyan bazı "ulemâ-yı rüsûm", onu ve muakkiplerini "Hulûl" ve "İttihâd" ile ithâma kalkışmışlarsa da bu çok ağır iddia, mutasavvıflar tarafından daima ve şiddetle reddolunmuştur.)
Sayın bilgin Fuad Köprülü'nün yukarıdaki izahatından da anlaşılacağı üzere "varlık", esasta, bir tanedir; o da Allah’ın varlığından ibarettir. Kâinat ve daha doğrusu, "insan", Allah’ın, kendisini seyretmek için yarattığı bir "ayna" dır. Bu ayna, "sır"lı bir camla, dört parçalı bir çerçeveden ibarettir. Çerçevesi, "anâsır-ı erbaa" dan müteşekkil olan "beden, vücut"; "sırlı ayna" ise, "gönül"dür. Nasıl, biz hayalimizi çerçevede değil de camda görürsek, Allah da insanın vücudunda değil gönlünde tecellî eder. Bir "Hadîs-i Kudsî" de de buna şöyle işaret olunmaktadır: "Beni ne yerler, ne de gökler alabilir; beni yalnız, mümin kulumun kalbi alabilir.".
Seyyid Seyfullah, bu aynanın üstündeki tozu biraz daha silmiştir:
"Âyine-i İlâhi dîdâr-ı evliyâdır."
Tasavvufu ve tasavvufî edebiyatı iyi anlıyabilmek için bu noktaya ve bu nükteye dikkat etmek lâzımdır.
Allah’ın, Kur'anda "Ve nefahtü fîhi min rûhî = Ona kendi ruhumdan nefhettim" diye bahsetmiş olduğu "Âdem" , yâni "İnsan", kâinatta bulunan mahlûkatın eşrefi ve "ahsen-i takvim" üzere yaratılanıdır. Allah, ruhunu bir taşa, bir binaya veya bir hayvana değil, elbette bu "eşref-i mahlûkat" olan insana nefhedecekti. Kendisinde Allah’ın nefhedilmiş ruhu bulunduğuna göre, insan, Allah’ın bir tecellîgâhıdır. İşte, insan, özünü ve lübbünü Allah’ın, sert kabuğunu da "nefs" ve "varlık" dediğimiz binbir arzunun teşkil etmiş olduğu bir çekirdeğe benzer. Bir çekirdek, kendi içindeki muazzam ağaç haline, ancak kabuğunu toprağa yedirdikten sonra vasıl olabilir. İnsanın da "nefsini bilen, Rabbini de bilmiş olur" hâdisinin sırrına erebilmesi, yâni kendi içindeki Allah’ı bulabilmesi için nefs ve varlık denilen kabuğunu atması lâzımdır. Bunun için de nefs çekirdeğini "tevâzû" toprağına ekmek icabeder. Bu tasavvuf yolunun ilk merhalesidir: "Tenezzül".
Kur'anların yazdığına ve "Fürkan"ların söylediğine göre, bundan ötesi, manen idrâk olunabilirmiş; bu da ne tarife sığar, ne de kaleme gelirmiş. Zaten tasavvufun bir, "satır"larda, bir de "sadır"larda olan kısmına işaret olunur ki, birincisine "kal", ikincisine "hâl" diyorlar. "Bal" kelimesini telâffuz etmekle nasıl, bal tadı alınamazsa; tasavvufu kitaplardan okumakla da hiçbir şey anlaşılmaz ve öğrenilmez. Onu anlıyabilmek için mutlaka "hâl"e düşmek lâzımdır.
Şimdiye kadar, Garp âlimlerinden hiç biri, bu "hâl"e düşme tecrübesinde bulunmadığı için, tasavvufun "hâl" tarafı, mutasavvıf şairleri tetkik eden Garplı müelliflere meçhul kalmıştır.
"Kal" ı, bir portakalın acı kabuğuna, "hâl" i de içindeki tatlı kısma benzetecek olursak, "kal" de kalmanın, kabukta, yâni satıhta kalmak olduğu kendiliğinden anlaşılır. Hiç şüphe yoktur ki kabuğunu tarif etmek, portakalın içini ve tadını anlatmak demek değildir. İşte tasavvufun ilmiyle meşgul olan âlimler kabukla, mutasavvıflar ise "iç" ile uğraşmaktadırlar. Âlimler aklın, mutasavvıflar ilhamın mümessillidirler. Âlimler, tasavvuf deryasının ancak gözle görülüp elle tutulabilen taraflarını anlatmağa çalışırlar. Mutasavvıflar ise denizin dibinden haber verirler; çünkü oraya inmişlerdir. Âlimleri de oraya çağırırlar ve onlara oradaki zevk âleminden bahsederler. Lâkin "ulemâ-yı rüsum", o âleme dalamazlar, korkarlar. Zannederler ki o denize dalsalar, boğulup öleceklerdir ve böylece, hayat sona erecektir. Halbuki mutasavvıflar, bunun tamamen aksini iddia etmekte, "Müminler ölmezler, bir evden bir eve göçerler" demektedirler. Zaten eski harflerle "ölüm" kelimesi, "olum" da okunabilir. Filhakika, vücuda gelmiş olan bir şey artık mahvolmaz; sadece şekil veya hâl değiştirir; sigaranın yandıktan sonra duman ve kül haline gelmesi gibi. İşte biz, bu hâl değiştirme hâdisesine "ölüm" diyoruz. Ölüm, şüphesiz, geçilmesi zor bir merhaledir. Akıl, ancak mezar taşına kadar olan hâdiseleri idrâk edebilir, oradan ötesini bilemez. Zanneder ki ölümden sonra her şey bitecektir. İşte Ömer Hayyam'a "Dünyaya tekrar gelsem de tek, bir ot olarak gelsem..." dedirten bu ebediyen yokolma ıstırabı, aklımızın uydurduğu bir vehmin eseridir. Yalnız, burada şunu kaydetmek icabeder ki, ölürken canımızı kendisine teslim edeceğimiz hâl'e göre ebediyen ya saadet veya azap içinde kalacağımız, hem Kur'an'la, hem de Hâdis'le bildirilen hakikatlerdendir.
Tekrar ölüm bahsine dönelim: "Takdîr-i İlâhî" ana rahminde, her halinden memnun olan yavruyu yeni bir âleme ve yeni bir hayata geçmeğe zorlarken, anneye o kadar ıstırap veren doğum hâdisesi, mukavemetsiz bir et parçasından ibaret olan yavrucuğa elbette daha şiddetli bir ıstırap verecektir. Bu hâdise, ana rahmindeki çocuğa göre "ölüm", bize göre ise "doğum"dur. Topkı bunun gibi, maddî hayatın kesafetinden kurtulurken, yâni ölürken de bir hayli zorluk çekeriz; elbette... Gümrüklerden geçerken bile binbir türlü müşkülat olur da bu dünyadan öbür dünyaya geçerken olmaz mı?..
Buna rağmen akıl, ölüm kapımızı çaldığı zaman korkmağa, titremeğe başlar. Ona korkmamasını tavsiye etmek beyhudedir; inanmaz, ölüme mukavemete veya ondan kaçmağa çalışır. Başımızın belâsı, işte bu akılsız, akıldır. Onu "ölmeden evvel ölme" ye inandırmak da çok zordur. Lâkin aklın aklı varsa şöyle düşünmelidir: Nasıl, ana rahmini terketmeden bu âlemdeki nimetlere kavuşmak mümkün değilse, varlığımızdan ve benliğimizden geçmeden manevî nimetlere nail olmak da öylece mümkün değildir. Nitekim, topraktaki madenlerin insana vuslet edebilmeleri de kendi varlıklarından vazgeçip eriyerek ya bir ilâç terkibine girmek, yahut da bir meyva ağacının kökü civarında bulunmak bahtiyarlığına nail olmak suretiyle mümkündür. Keza, bir meyva, dişler arasında parçalanmak, etini yediğimiz bir hayvan da boğazlanmak suretiyle insan olabilmektedirler. Madenlerde, nebat ve hayvanlarda nefislerini, hareketlerini idare ve kontrol edecek akıl ve irade bulunmadığından, onlar bir üst dereceye geçebilmek için canlarını feda etmek mecburiyetinde kalmaktadırlar. Bizim ise, "ölmeden evvel ölmek" için feda edeceğimiz şey, aklımızla nefsimizdir; hem kolay, hem de zor...
İşte bütün mesele, bu (ölmeden evvel ölme) sırrına mazhar olup öbür dünyaya, sevdiğimiz veya korktuğumuz şeylerle haşrolmadan gidebilmektedir. Aksi takdirde, içlerinden yalnız bir tanesi insan olup, diğerleri Nuh tufanına uğrayarak mahvolan milyonlarca "hüveynât-ı meneviyye" gibi hebâ olmak tehlikesi vardır. Zira, dünyadayken, Allahtan gayri, sevdiğimiz veya koktuğumuz hâl ne ise, o, bizi ölürken de istilâ eder; o hâl ile ebediyen haşroluruz. Çekilen bir fotoğraftaki vaziyetin, pozun artık değişmesi nasıl imkânsızsa, ölürken haşrolduğumuz hâl de öylece, ebediyen devam edecektir.
Tasavvuf, kuldan Allaha giden bir yoldur, demiştik. Bu yolun ilk yolcuları, insanlığın beyni henüz tekâmül etmediği devirlerde güneşe aya, yıldızlara; yıldırım, şimşek, gök gürültüsü gibi tabiat kuvvetlerine ve yırtıcı hayvanlara tapmışlardır. (Kur'an) da, İbrahim Peygamberin önceleri yıldızlara, aya, güneşe taptığı, nihayet bunların üfûl edici şeyler olduğunu anlayınca Allah’ı vicdanında bulduğu anlatılırken, işte bu Allah fikrinin tekâmülüne işaret olunmuştur.
İnsanlık, iman ve ibadetin bu merhalelerinden de geçerek her şeyi muhit ve tek Allah mefhumuna varabildikten sonradır ki Âdem peygamberle başlayıp asırlarca zaman zarfında tedricen gelişen bu tekâmül yolunu Hazreti Muhammed'de, yâni, yine bir "âdem" de , bir insanda bitirerek Allah’ı kendi kendinde bulmuştur.
Muhammedin hâli, yâni "Hâl-i Muhammedî", onun ölmesiyle mahvolmamıştır. Nasıl, cömertlik hâli, cömert bir adamın ölmesiyle yok olmazsa, bu "hâl" de peygamberimizle beraber toprağa gömülmemiş, kendi, kime öğrettiyse, ona intikal etmiştir. Bu intikal, bugüne kadar devam edegeldiği gibi, ilânihaye de devam edecektir. İşte Muhammedden sonra "Ali" de, daha sonraları Mansur'da, Muhyiddin-i Arabî'de, Mevlânâ'da, Yunus Emre'de ve daha birçok kimselerde tecelli eden hâl, bu "Hâl-i Muhammedî" dir.
Bu "hâl" in yalnız Muhammed dinine mensup olanlarda zuhur ve tecellisinin sebebi de tekâmülün "Muhammed" de nihayet bulmuş olmasındandır. Musa ve İsa peygamberler, bu tekâmülün son merhalesi değil, ancak birer halkasıdırlar. Yâni bu tekâmül yolunda Musa, mesela kaba işler yapan bir demirciye benzetilirse, İsa, bakırı biraz daha san'atkarrane işleyen bir bakırcıdır. Halbuki Muhammed, onlarla mukayese kabul etmiyecek seviyede yüksek bir san'atkâr, meselâ altına türlü şekiller veren bir kuyumcudur. Bunun içindir ki, diğer dinlere mensup olanlarda bu "hâl", son mertebesiyle, yâni "Muhammed hâli" ile değil, eğer ederse, ancak "Musa veya İsa hâli" ile zuhur ve tecelli eder; zira usta, çırağına ancak bildiğini öğretir.
"Âdem"de başlayıp "Muhammed" de hitam bulan yolu bir merdivene benzetecek olursak, her peygamber, o merdivenin bir basamağını teşkil eder. Peygamberimiz bu basamaklara basarak, yâni her peygamberin hâlini ve makamını müşahade ve idrâk ederek tekâmülün son merhalesine ulaşmıştır. İşte tasavvuf yoluna girenler, "dünya cenneti"nde işlemiş oldukları günahları itiraf ve Allahtan istiğfar etmek suretiyle "Âdem makamı"na ilk adımlarını atarlar. Çalışırlarsa bütün merhaleleri geçtikten sonra "Muhammed makamı"na da yükselir ve daha da tekâmüllerine devam ederler. Zira "Hâl-i Muhammedî"; daimî bir tekâmül halindedir. Bunu böyle kabul etmeyip tekâmülün Hazreti Muhammed'de durduğuna inanmak, Allah’ın kuvvet ve kudretinin de durduğunu kabul etmek demek olur ki, bu, "Kudretullah"a bir son, bir nihayet tayin ederek onu tahdit etmektir ve hakikî küfür de budur.
Diğer peygamberlerin hâl ve makamları, mademki bu yolun merhalelerini teşkil etmektedirler, o halde gayeye, yâni "Muhammed hâli"ne nazaran nakıstırlar. "Kemâl", ancak Muhammed'dedir. Onda ve onun gibi olanlarda hiçbir noksanlık yoktur ve olamaz. "Urefâ"; bu hususta güzel bir buluş da yapmışlardır. Diyorlar ki, bütün peygamberlerin eski harflerle yazılan isimlerinin imlâsında "harf-i illet" denilen "elif, vav, ye" harflerinden biri olduğu halde "Muhammed" isminde bunlardan hiç biri yoktur. Hakikaten de öyle... "Âdem" de bir, "Musa" da iki, "İbrahim" de üç, "Muhammed" de hiç.
Bu münasebetle, tasavvuf yolcularının, filozoflar gibi karanlıkta kalmadıklarına, zaman ve mekân kaydından kurtulup bizim idrâk edemiyeceğimiz bir takım esrara vukuf peyda ettiklerine dair de iki misal verelim:
Muhyiddîn-i Arabî, (Muhyiddîn'in kabri, "S" harfi "Ş" harfine girdiği zaman meydana çıkacaktır.) meâlinde bir söz söylemiştir. Bu sözün hakikati, ancak 300 sene sonra, ismi "S" harfiyle başlıyan Yavuz Sultan Selim, ilk harfi "Ş" olan "Şam" şehrine girdiği zaman ve Muhyiddîn'nin mezbele haline gelmiş olan kabrini temizletip meydana çıkarttıktan sonra anlaşılabilmiştir.
İkinci misal, "Müştak-ı Bitlîsî" nin, bir asra yakın bir zaman evvel basılan divanında bulunan ve Ankara'nın hükümet merkezi olacağını rumuzla bildiren şu gazelidir:
"Me'vâ-yı Nâzenîn" e kim "elf" olursa efser,
Lâbüd, olur o "me'vâ", İslambol ile hemser.
"Nûn velkalem" başından alınsa "Nûn-u Yunüs",
Aldıkta harf-i dîger, olur bu remz azhar.
Miftâh-ı sûre-i "Kaf", serhadd-i Kaf tâ Kaf,
Munzam olunmak ister "Râ-yi Resûl" Peyamber.
"Hâ-yi Hû" ile âhir, maksûd oldu zâhir;
Beyt-i Veliyy-i Ekrem; Elhâc İyd-ı Ekber.
Ey Pâdişâh-ı Fahhâm: Sultan Hacı Bayram!
Rûhanî ister ikram "Müştak" abd-i çaker.
Birinci beytin manası şudur: (Bir zaman gelecektir ki, isminin başında "elif" harfi bulunan bir şehir, İstanbul ile arkadaş, yâni onun gibi hükûmet merkezi olacaktır.) Bu beyitte, ayni zamanda, o şehrin ne zaman hükûmet merkezi olacağı da "Ebced" hesabiyle bildirilmiştir: "Elf" kelimesi, arapçada "bin=1000" manasınadır. Buna birinci mısraın sonundaki "efser" kelimesinin eski harflerle yazılışının Ebced hesabiyle tutarı olan 341 de ilâve edilirse 1341 eder. Hicrî 1341 yılı, Milâdî 1923 yılına rastladığına göre bu tarih, Cumhuriyet'in ilânını ve dolayısiyle de Ankara'nın başşehir oluş yılını gösterir.
Eski harflerle Ankara kelimesinin harflerinin mecmuu beştir; "Müştak Baba" nın gazeli de beş beyittir. Gazelde, o şehrin ilk harfinin "elif = a"; ikinci harfinin "Nûn velkalem" âyetinin başından alınan "nûn = n"; üçüncü harfinin (Kaf) süresinin anahtarı, yâni ilk harfi olan "kaf = k"; dördüncü harfinin , "Resûl" kelimesinin ilk harfı olan "râ = r"; beşinci harfinin ise, "Hû" kelimesindeki "hâ = a" harfi olduğu bildirilmektedir ki, bu harfler sırasiyle toplanırsa (Ankara) kelimesi meydana çıkmış olur. Sondan bir evvelki beyitte, bu şehirde Hacı Bayrâm-ı Velî'nin türbesi bulunduğuna dair işaret de vardır.
Bu gazelin, Büyük Millet Meclisi kütüphanesinde mevcut bir (Müştak Baba Divanı) nda bulunduğunu, hattâ bunu Atatürk'ün de görmüş ve gazelin ehemmiyetine dikkati çekmek için etrafını kendi eliyle çerçeve içine almış olduğunu merhum Ahmet Remzi Akyürek'den işitmiştim. Duyduklarımın tahkikini de eski Tarım Bakanı Sayın Cavit Ora'dan rica etmiştim. Bu zahmeti ihtiyar eden muhterem Cavit Bey gazeli aynen istinsah ederek bir mektupla göndermek lûtfunda da bulunmuştu; kendilerine burada, birkere daha teşekkür ederim.
Bunları yazmaktan maksadımız, keramete kıymet ve ehemmiyet atfetmek değil, tasavvufun, felsefe gibi, akıntıya kürek çekmediğini, yâni aradığı hakikati bulmuş olduğunu anlatabilmek ve bu suretle de tasavvufa inanmakta tereddüt edenleri ve ona karşı cephe alanları iknaa çalışmaktadır. Yoksa, kerametin "Hayz-i Ricâl" olduğu, cümlece malum ve aşikâr bir hakikattir.
Hakikati arıyanlar, aradıklarını bulunca onda fâni oluyorlar; daha doğrusu, fâni olunca buluyorlar. Bu suretle de Allah’ın bütün kudreti onlara geçiyor. Onlar için artık "zaman", "mekân" diye bir mefhum kalmıyor. Tasavvufu iyi anlıyabilmek için bu noktaya dikkat etmeli, yâni Allah’ı insandan, insanı da Allahtan ayrı görüp, ayrı zannetmemelidir. Aksi takdirde tasavvufu, zerre kadar, ne anlamak, ne de anlatmak mümkün olur. İşte tasavvufun esası, Allah’ın, bütün kuvvet ve kudretleriyle bir "İnsân-ı Kâmil" de tecellî ettiğidir. Başta (Kur'an) olmak üzere, bütün tasavvufî eserlerin, büyük mutasavvıf şairlere ait divan veya kitapların, hadislerin ve (Hadis-i Kudsî) lerin, "Kelâm-ı Kibâr" ların anlatmak istedikleri hakikat budur. Allah’ın (İnsân-ı Kâmil) deki tecelligâhı da kaşlarla birlikte gözlerdir ki, buna tasavvuf ıstılâhında "Hacerül'esved", "Nûn" ve "Zümrüdü Anka" da denir. Kur'an, bu hakikati pek muammalı birtarzda ve azamî bir ihtiyatla ifade etmiş, daha doğrusu gizlemeğe, örtmeğe çalışmıştır. Elmaslar, pırlantalar, kıymetlerinden dolayı, nasıl mahfazalar, kasalar içinde saklanırsa, bu hakikat de öylece, girift ve muammalı ifadelerin mahfazasına konarak ehline tevdî olunmuştur. "İnsân-ı Kâmil" e manen bağlanmaya tasavvuf ıstılahında "Rabıta" da denilmektedir. (*)
"Ârif" bir adam tarafından yazıldığına hiç şüphe olmıyan "Hicazkâr" dan bestelenmiş bulunan bir şarkı güftesi de aynı hakikati işa etmektedir:
Aldı beni, aldı beni iki kaşın arası (*)
Yaktı beni, kül eyledi gözlerinin karası,
İçinizde tabib yok mu, nedir bunun çaresi?
Sevdim ne çare, ne söylesem yâre eller âriftir;
İsterim (yâr) ime gideyim, hasmım galiptir.
Aman, aman, halim yaman...
--------------------------------------
(*) "Mârifetnâme" ; Ahmet Kâmil matbaası; sayfa:448.
Şimdi bu hakikati, yâni "Vahdet-i Vücûd" u ve dolayısıyle Allah’ın insandan ayrı olmadığını bildiren âyetlerin bir kaçını tesbit etmeğe çalışalım:
1- (... Ve mâ remeyte iz remeyte velâkinnallahe remâ = ... Attığın zaman sen atmamıştın, Allah atmıştı. Enfâl - 45).
2- (Men zellezî yukridullaha kardan hasenen... = Allaha gönül hoşluğuyla kim borç para verecek olursa... Bakara - 245).
3- (Ve lillahilmaşriku velmağribü feeynemâ tüvellû fesemme vechullah = Maşrik ve mağrip Allah’ındır; o halde yüzünüzü nereye döndürseniz, Allah’ın yüzü oradadır. Bakara - 115).
4- (Küllü şey'in hâlikün illâ vechehû = Onun yüzünden başka her şey mahvolur. Kasas- 88)
5- (İnnellezîne yübâyiûneke innemâ yübâyiûnallaha; yedullahi fevka eydîhim... = Biat edip sana tâbi olanlar, Allaha tâbi olmuşlar demektir. Allah’ın eli onların ellerinin üstündedir. Feth - 10).
Bu âyet, Hüdeybiye'de Peygamber'e bîat edenlerin, onunla elleştikleri ve Peygamberimizin eli, onların elinin üstünde bulunduğu bir sırada nâzil olmuştur.
6- (... Ve nahnü akrebü ileyhi min hablilverîdi = Biz ona, yâni insana şahdamarından daha yakınız. Kaf - 16).
7- (Ve iz seeleke ibâdî annî feinnî karîbün ücîbü da'veteddâi izâ deâni; felyestecîbû lî velyü'minû bî leallehüm yerşüdûn = Sana beni sorarlarsa, bilsinler ki ben onların çok yakınındayım. Benden istimdat edenlerin duasını kabul ederim. Doğru yola girebilmek için bana inansınlar, benden icâbet istesinler. Bakara - 186)
Bu âyet, bir ârâbînin, "yâ Muhammed! Allah bana yakınsa ona gizli söyliyeyim; uzaksa bağırarak çağırayım?" demesi üzerine nâzil olmuştur.
8- (Men yutiiresûle fakad etâallahe... = Resûl'e itaat eden, Allaha itaat etmiş demektir. Nisa - 80).
9- (... Ve kânellahu bikülle şey'in muhîtan = Allah herşeyi muhittir. Nisa - 126).
10- (Ve iz kaale Rabbüke lilmelâiketi innî hâlikun "beşeren" min salsâlin min hamein mesnûnin. Feizâ sevveytünû ve nefahtü fîhi min rûhî fekaûlehû sâcidîn = Yâ Muhammed! Rabbinin, meleklere (ben "salsâl" den ve "hame-i mesnûn"dan bir "beşer" yaratacağım) dediğini hatırla. Ben onun vücudunu meydana getirince ona kendi ruhumdan nefhettim; bunun üzerine melekler ona secde ettiler. Hicr - 28 : 29).
11- (Ve haleknel'insâne min salsâlin min hamein mesnûnin = Biz "insan"ı, üzerinden seneler geçmiş, yıllanmış, siyah, özlü çamurdan yarattık. Hicr-26).
Bu âyetlerdeki "beşer" ve "insan" kelimeleri "Âdem" peygamberin isminin mürâdifi olarak kullanılmıştır. Şu halde (Kur'an)ın, "Âdem" kelimesiyle kasdettiği mânâ doğrudan doğruya "insan" dır.
Yukarıdaki âyetler, "Vadet-i Vücûd" u gösteren, Allah’ın insandan ayrı olmadığını bildiren âyetlerdir. Aşağıdaki âyetler de Allah’ın "İnsan-ı Kâmil" deki tecellîgâhı olan gözleri ve gözlerin bulunduğu "yüz" ü tarif etmektedir:
12- (İnnel'ebrâre yeşrebûne min ke'sin kâne mizâcühâ kâfûren; aynen yeşrebü bihâ ibadullahi yüfeccirûnehâ tefcîren = "Ebrâr" sınıfında olan kimseler, mizâcında kâfûr bulunan bir kâseden içerler. Bu kâse bir gözdür ki mü'minler onunla içerler ve onu başka yere de akıtırlar, yani başkalarına da içirirler. Dehr - 5).
13- (Ve lâtatrudillezîne yed'ûne Rabbehüm bilğadâveti vel'aşiyyi yürîdûne vechehû = Allah’ın yüzünü görmek için sabah, akşam Rablarının ismini zikredenleri huzurundan tard etme. En'âm - 52).
14- (Kad hasirellezîne kezzebû bilikaillahi = Allah’ın yüzünü veya Allaha mülâkî olunabileceğini tekzib edenler mutlaka husranda kaldılar. En'am - 31)
15- (Vasnailfülke bia'yüninâ ve vahyinâ... = Yâ Nuh! bizim vahyimiz ve bakışımızla bir gemi yap. Hûd - 37).
Bu âyette "İnsân-ı Kâmil"in nazarındaki kudret tebârüz ettirilmektedir.
16- (Ve yüskavne fîhâ ke'sen kâne mizâcühâ zencebîlen aynen fîhâ tüsemmâ selsebîlen = Orada onlara mizacında zencebil bulunan bir kâseyle su verilir. O kâse, "Selsebîl" denilen bir gözdür. Dehr - 17-18).
17- (Ve elkaytü aleyke mahabbeten minnî litusnaa alâ aynî = Benim bakışlarımla ve istediğim gibi yaratılasın, yeniden meydana gelesin diye, sevgimi sana aşıladım. Tâhâ - 39)
Bu âyette de 15. âyetteki gibi "nazar" ın ehemmiyet ve kudretine işaret olunmaktadır.
Ayni hakikatı anlatan birkaç da "Hadîs" verelim. Bu hadîslerin hemen hepsi, İsmail Fennî efendinin "İbni Arabî"yi müdafaa eden kitabından alınmıştır:
1- (Ey insanoğlu!! vücudunun içinde "mudğa", onun içinde kalb, kalbin içinde ruh, onun içinde "sırr", "sırr"ın içinde "nûr", onun içinde de ben varım. - Hadîsi Kudsî).
2- (Beni ne yerler, ne de gökler alabilir; beni ancak mü'min kulumun gönlü alabilir. Hadîsi Kudsî).
3- (Hastalandım da beni ziyarete gelmedin. - Hadîsi Kudsî).
Bu sözü, Allah’ın ağzından ve onun yerine söyliyen Peygamberimizdir.
4- (Allah, o gece ikinizin yapmış olduğunuz işe şaştı "hoşuna gitti" ve güldü - Hadîsi Kudsî). Halbuki gülen Peygamberimizdir.
5- (İnnallaha haleka Âdeme alâ sûretihî = Allah, Âdem'i kendi sûreti üzere, yani kendi şekli gibi, kendisine benzer bir surette yarattı - Hadîs).
6- (Men reânî fekâd reelhakka = Beni gören mutlaka Allah’ı görmüş demektir - Hadîs).
7- (Afdalü ibâdeti ümmetî tilâvetülkur'âni nazaran = Ümmetimin en üstün ibadeti, Kur'anı bakarak, seyrederek okumaktır. Hadîs).
Peygamberden sonra gelen "velî"ler, bu hakikati, zaman icabı, daha açık olarak ifade etmişlerdir:
1- (Lem a'büd Rabben lem ereh = görmediğim bir Rabba ibadet etmem. - Hazreti Ali).
Ali'nin bu sözü, Allah’ın bir (İnsân-ı Kâmil) de tecelli ettiğini, oradan göründüğünü anlatmak istemektedir.
2- (Enelhak! = Ben Hakkım! - Mansur).
3- (Leyse fî cübbetî sivallah = Cübbemin içinde Allahtan başka bir şey yoktur - Bâyezîd-i Bistâmî).
4- (El'abdü Rabbün verrabbü abdün = Kul Rab'dır. Rab da kuldur. - Muhyiddîn-i Arabî).
5- (Enelfürkanü vesseb'ülmesânî = Fürkan da benim, "Seb'ulmesânî de benim! - M. Arabî).
6- (Revâ bâşed enelhak ez drahtî
Çirâ nebved revâ ez nikbahti?
Tercümesi: Allah’ın, Mûsâ'ya bir ağaçtan ve ateş şeklinde tecellisine inanılıyor ve bu, caiz görülüyor da tâlihli bir insandan tecellisine niçin inanılmıyor? - Mahmûd-u Şebüsterî).
7- (Hân ey dil-i haste! vak-ı merhem âmed
Hoş hoş nefesî bizen ki an dem âmed
Yârî ki ezû kâr şeved yârânrâ
Der sûret-i âdemî bealem âmed.
Tercümesi: Ey yaralı gönül! kalk, ilâç vaktı geldi. Artık rahat rahat nefes al, yüreğin rahat etsin; çünkü, bütün dostların derdine deva olan sevgili, yani Allah, dünyaya insan suretinde, insan şeklinde geldi - Mevlânâ).
8- (Bâ rûy-ü tü em, kıble şüd, ey Cân-ı cihan!
Nez Kâbe haberdârem ü ne kıblenişân
Bâ rûy-ü tü, rû bekıble kerden netüvan
Kin kıble-i kalibest ü an kıble-i cân
Tercümesi: Senin yüzünle karşı karşıya gelince kıble yok oldu. Artık ne (Kâbe)den haberim var, ne de kıbleyi gösteren pusuladan. Senin yüzünle karşı karşıya iken, yüzü kıbleye çevirmek mümkün değildir; çünkü o, kalıbın kıblesidir, senin yüzünse ruhun kıblesi... - Mevlânâ).
Mevlânâ'nın bu hususa dair daha açık ve daha acı birkaç rubâîsi ve beyti vardır ki söz uzamasın diye onları almadık.
9- (Hemen her evde bulunan "Muhammediyye" nin müellifi Yazıcızade Muhammed Efendinin şu iki beyti de ayni hakikati ifade etmektedir:
a- Nazar kıl yer ile göğe, dilersen olasın bîdâr,
Nazar kıl andan insana, dilersen göresin dîdâr.
b- Bana ne savmaa, mescid; çü maksudumdur ol Mürşid...
Gerek her yüze yüz uram görem anı mecâlîden
Yazıcızade, birinci beyitte, gaflet uykusundan uyanmak ve Allah’ın mevcudiyetini idrak etmek için eserlerini seyretmeyi; kendisini ve yüzünü görmek içinse "insan"a bakmayı tavsiye ediyor. İkinci beyitte ise, "maksadım Mürşid olduktan sonra bana savmaanın veya mescidin ne lüzumu var... Ben Allah’ı yüzlerin aynasında seyredebilmeliyim" demektedir.
10- Koca Yunus Emre de:
Aşk imamdır bize, gönül cemâat;
Dost yüzü kıbledir, daimî salât.
Can secdeye vardı Dost mihrabına,
Yüz yere uruben eder münâcât.
diyor.
11- Ziya Paşa, Nur Ali Baba'ya yazmış olduğu manzum cevapnamede, bu zata:
Hârim-i bârigâh-ı kurb-u Haksın
Sana merd-i Hudâ dense ahaksın
Değil merd-i Hudâ, belki Hudâsın
Ki esrar-ı Hudâya âşinâsın. (*)
diye hitap etmektedir. Ziya Paşa, Nur Ali Baba'ya, üçüncü mısrada "Allah adamı değil, bizzat Hudâsın!" demekle, Allah’ın bir "İnsân-ı Kâmil" de tecelli ettiğine inandığını anlatmak istiyor.
--------------------------------------
(*) "Külliyât-ı Ziya Paşa" ; Süleyman Nazif, S:246-247.
12- Devrimizin büyük şairi Yahya Kemal'in de aynı akîdeyi taşıdığını, eski mevlevî şeyhi Ahmed Remzi Dede'nin Üsküdar Selimağa Kütüphanesi müdürlüğüne tayini münasebetiyle söylemiş olduğunu naklettikleri şu mısraın şehadetiyle tesbit etmek mümkündür:
"Nasbettiler Allah’ı kütüphane müdîri".
Bu münasebetle şunu söylemek icabeder ki, kendisine "kemal" atfolunan herkes, "İnsân-ı Kâmil" değildir. "İnsan-ı Kâmil" in "İnsan-ı Kâmil" olduğu, hâlinden, sözlerinden, tevâzuundan, "hilm ü şefkat"inden ve bilhassa affından anlaşılır. O, kendisine yapılan bütün fenalıkları hoş görür, can düşmanlarını bile affeder. Onu iyi tanıyabilmelidir.
13- Son olarak da liselerin onuncu sınıflarında okutulmakta olan "Tarih Boyunca Güzel Yazılar II" adlı Edebiyat kitabından aldığımız bir nefesi takdim ediyoruz. Bu nefes, doğrudan doğruya "İnsan-ı Kâmil" hakikatini anlatmaktadır:
Bu "Âdem" dedikleri,
El, ayakla baş değil;
Âdem, "mânâ"ya derler,
Surat ile kaş değil.
Gerçi et ve deridir;
Cümlenin serveridir,
Hakkın kudret sırrıdır,
Gayre bakmak hoş değil.
Âdem, mânâ-yı mutlak...
Âdem'dedir nuk-u Hak;
Âdem'den gafil olma,
O, hayal, ya düş değil.
Âdem gerek su gibi,
Arı olsa, arınsa;
Âdem oldur, ey hoca!
Nefsi de serkeş değil.
Kendi özünü bilen,
Maksûdun bulan kişi;
Hakkı bilen doğrudur,
Yalancı, kallâş değil.
Bu "Kaygusuz Abdal" a
Âşık demem dünyada:
Nakş ü sûret gözetir,
Maksûdu Nakkaş değil.
Peygamberimizden başlayarak bugüne, büyük şair Yahya Kemal'e kadar, sözlerini naklettiğimiz zatların büyüklüklerinden dinlerinden imanlarından şüphe etmek cidden küçüklüktür. O halde bu zevat niçin şeriata muhalif görünen böyle bir iman taşımaktadırlar ve niçin bu türlü sözler ve şiirler söylemişlerdir, diye düşünmek icap etmez mi? Böyle düşününce vicdanımızı tatmin etmek ve böyle düşünenlere körü körüne itiraz ve hücum etmemek için ciddî surette tetkikata girişmemiz icabeder. Vicdan ve insaf da böyle hareket etmeyi emreder. O zaman görürüz ki bu zatlar, Allah’ın bizzat kendisini buldukları için, daha ileri giderek oruç, namaz, hac gibi farzları da Allah âşıkları için birer kayd, birer bağ telakki etmişlerdir.
Hiç şüphe yok ki bu türlü sözleri, ancak o büyük insanların seviyeine ulaşarak Hakikati idrâk etmiş olan kimseler söyliyebilirler. Herkes çıkıp da hodbehod; "namaz, oruç, hac farz değildir!" diye iddia edebilir mi? İlk mektebin birinci sınıfında bulunan bir çocuğun "ben profesörüm!" diye iddia etmesine kim inanır?.. İşte, o seviyeye gelmemiş olanlar için namaz da, oruç da, hac da cidden farzdır, hem de "farz-ı ayn"dir ve hiçbir kimse bunları inkâr edemez.
Bizim yaptığmız şey, o zatlara ait sözlerin boşuboşuna söylenmediğini, bil'akis Kur'anda da yeri olduğunu, yani Kur'ana muhalif olmadığını, yine Kur'an âyetleriyle ve hadislerle isbat etmeğe çalışmaktır.
Lâkin mutaassıp kimseler, bu sözleri işitir işitmez "tövbe tövbe... sus, kâfir oldun!" diyerek, vicdan hürriyetinin önümüze açtığı ufuktaki hakikat güneşinden bizi mahrum etmeğe çalışırlar; ve böylece de büyük bir sevap işlediklerine, iyi bir harekette bulunduklarına inanırlar. Halbuki taassup ve körükörüne inanış; gözümüzü kör kulağımızı sağır eder ve bizi Allah’ın hakikî varlığı ve Kur'anın âyetleri üzerinde düşünmekten men eder, ve "lâ ibâdete kettefekküri = düşünmek kadar büyük bir ibadet olamaz" hadisine kulak bile astırmaz. Halbuki Kur'an, mecâzî ve remzi ifadelere bürünmüş birçok hakikatlerle doludur. Bu gizli hakikatler, Yunus Emre, Niyâzî-i Mısri gibi âşık şairlerin şiirlerinde açıklanmış bulunmaktadır. Fakat, taassubumuz, onlara inanmamıza mâni olur; karanlık içinde kalırız. İşte hakikî küfür budur. Çünkü "küfür", arapçada "karanlık" demektir. Mâdem ki herhangi bir şeyi veya ilmi bilmiyoruz, o şeyin, o ilmin kâfiri, yani cahiliyiz demektir.
Lâkin, münevver ve hür vicdanlı genç nesil, artık, kafasının içindeki hakikat meş'alesini çoktan yakmış bulunuyor. Bu ışık, bizi körü körüne yürümekten, şuraya buraya çarpılmaktan kurtaracaktır.
Yaşadıkları devre şeref veren ciddî ve mutaassıp olmıyan ulemâmız hakikat uğrunda hayatlarını feda etmekte bir an bile tereddüt etmiyeceklerinin sembolü olarak, kefenlerini başlarına sarmışlardır. Sarığın mukaddes mânası buydu. Sonraları bu kıymetli alâmet. Emre'nin güzel teşbihi ile mutaassıp ve terakkî düşmanı bir takım hocaların başında, beyinlerindeki taassup ve cehalet yarasının sargı bezi haline gelmiştir. İş, bu hale geldiği zamandır ki Atatürk, yerinde bir ameliyatla kafamızdaki uru çıkarmış, ve artık sargı bezine lüzum kalmadığı için de sarıkları kaldırıp atmıştır.
Taassuplarının ters zaviyesinden baktıkları için, uzun asırlar "İnsan-ı Kâmil" inanışını hazmedemiyen "ulemâ-yı rüsûm", mutasavvıfları "Hulûl" ve "İttihâd" la itham suretiyle tefkir etmişler, ellerine fırsat geçince de bu büyük insanları öldürmüşler; sonra da türbelerine çaput bağlayıp mum adayarak onlardan medet ummuşlardır. İşte biz gafiller ancak Allah’ın vermeye kadir olduğu şeyleri, Allahtan değil de türbelerden, mezarlardan isteriz; dirisi dururken ölüsüne koşarız. Halbuki o türbelerde ve mezarlarda kemikten veya topraktan başka ne olabilir ki...
Ayni yanlış inanış, yani ölen kimselerde herhangibir kuvvet ve kudret tevehhüm etme inancı, ufak bir farkla yani Ali'yi Allah olarak tanıma suretiyle "alevilik" in de esasını teşkil etmekte; ve bütün tarikatlarda, tarikat kurucusu olan ve çoktan toprağa karışmış olan zatın mâneviyetine bağlanma hatasını doğurmaktadır.
Evet, Peygamberimizde kemâlini bulan "hâl", onun vefatiyle "Ali" ye geçmiştir. Ali hayattayken ona intisab edenlerin, onda "rübûbiyet" sıfatı olduğuna inanmaları doğru idi. Lâkin Ali öldükten sonra o kudret başkasına geçmiştir. O "hal" i artık Ali'de değil, Ali'nin yerine gelende aramalıydı.
Bunu daha iyi anlatabilmek için, misal olarak, Allah denilen büyük küllî ve her şeyi muhit kudreti, elektrik kuvvetine, Peygamberimizi de bir ampule benzetelim. Peygamberimizin ampulü o elektrik kuvvetine bitişerek 23 sene ışık verdikten sonra kırılmış, yerine "Ali"nin ampulü konmuştur. Bu ampul de, meselâ telleri koparak, artık ışık vermez olmuştur. Onun yerine yeni bir ampul takılmış ve daha kuvvetli bir ışık elde edilmişken bu ışığa gözlerimizi kapayıp hâlâ, teli kopmuş ampulden ışık beklemek ne derecede bir gafletse, o büyük kuvvetin, her devirde diri bir "İnsan-ı Kâmil"den tecelli edeceğine inanmayıp, hâlâ ölmüş olan Ali'ye bağlanmıya çalışmak da o derecede bir gaflettir. Allah’ın bir ismi "Zâhir" olduğuna göre, onu, gözle görülür bir "zuhûr" ve "tecelli" içinde aramak, "Hüvezzâhirü" "nass"ının îmâ ve işaret ettiği bir hakikat ve zarurettir.
Tarikat kurucularına, meselâ Abdülkadir Gîlâni'ye, Mevlânâ'ya yahut Ahmed-i Rufâî'ye bağlanmak da ayni yanlış inanışın eseridir. Mutlaka geçmişteki bir ölüye bağlanmak lâzımsa, tarikat mensuplarının niçin doğrudan doğruya Peygamberimize bağlanmadıklarına hayret edilmez mi? Ki bu ilmin menbaı ve sultanı odur. Lâkin hayır, ne öyle, ne böyle... Mesele, "Hızır" ve "Mehdî" de denilen "Diri Muhammed"i bulabilmektedir ki o da her devirde bir tane olan "İnsân-ı Kâmil"dir.
İşte, Kur'anın birçok sûrelerinde zikrolunan ve topraktan yaratıldığı bildirilen "Âdem" sözü ile de "toprak gibi mahviyetkâr" olan "İnsan-ı Kâmil" kasdolunmuştur.
"Âdem" deyince de, Aklımıza heykeltraşların yaptığı gibi, çamurdan, hem de pis, kokmuş balçıktan şekil verilerek meydana getirilmiş "ilk insan" gelmemelidir. Bu, tabiat kanunlarına mugayirdir. "Âdem"in topraktan yaratılmasını, "insan"ın yaratıldığı gibi, topraktan çıkan gıda maddelerinden hâsıl olmuş "menî"den meydana geldiği tarzında anlamak icabeder. Nitekim, Hac sûresinin 5 âyetinde (... Feinna haleknâküm min türabin sümme min mudğatin... = Biz sizi toprakken menî, sonra pıhtılaşmış kan, sonra da et parçası hâline getirerek halk ettik...) denmek suretiyle yukarıdaki izah, teyidedilmektedir.
Hele "İsâ"nın halinin de tıpkı Âdem'in hâli gibi olduğunu ve onun da Âdem gibi topraktan yaratıldığını bildiren aşağıdaki âyet, yukarıdaki görüşü tamamiyle teyid etmektedir, Zira biliyoruz ki İsâ, Âdem'in klasik mânâda topraktan yaratıldığı gibi topraktan yaratılmamış Meryem'den doğmuştur: (İnne mesele İsâ indellahi kemeseli Âdeme halekahû min türâbin sümme kale lehû kün feyekûnü. İmran-59)
Bu âyete iki türlü mânâ verenler vardır. Bazı tercümeler, "halekahû" fiilindeki "hû" zamirini "İsâ"ya, bazıları da "Âdem" e atfetmek suretiyle yapılmıştır:
a - (Allah yanında İsa da Âdem gibidir. Allah onu da topraktan yaratmış, sonra ona "ol! hayat bul!" demiştir, o da olup, hayat bulup duruyor.)
Bu tercümeyi kabul edecek olursak, "dâvanın aksi de sahih" olduğuna, yani Âdem'in hâli de İsa'nın hâline benzediğine göre, demek ki Âdem, çömlek gibi, çamurdan yaratılmamış, İsâ gibi, bir anadan doğmuştur.
İkinci tercüme şudur:
b- (Allah yanında, İsâ da Âdem gibidir. Allah Âdemi topraktan yaratmış, sonra ona "ol!" demiştir, o da olup duruyor.)
Âyetteki "kün!" emri, ister Âdem'e, ister İsâ'ya ait olsun, bu emrin yerine getirildiğini bildiren "yekûnü" fiili "mâzî" sıygasiyle değil, "muzârî" sıygasiyle ifade olunduğuna göre "kün!" emrinin icabı, hâla yerine getirilmekte, yani hâlâ "Âdem" ler veya "İsâ"lar yaratılmaktadır. Eğer bu emir yalnız, ilk insan olarak kabul ettiğimiz "Âdem" için verilmiş olsaydı "kale lehû: kün! fekâne" denmesi icabederdi.
Zaten, "Âdem" kelimesinin, mutlaka "çamurdan yaratılan ilk insan veya ilk peygamber" mânasına olmayıp, doğrudan doğruya "beşer" mânasına kullanıldığına da şu âyet şahittir: (Kaale lem ekün liescüde ebeşerin halâktehû min salsâlin min hamein mesnûnin = Şeytan "ben, kokmuş çamurdan halk ettiğin "beşer"e sacde edemem" dedi. Hicr - 33)
Âdem'in ilk insan olmadığı, aşağıdaki âyette, onun Allah tarafından yeryüzündekilere halife, yani Allah’ın vekili olarak gönderileceğinden ve meleklerin, onun gönderilmesiyle yeryüzünde fesad olup kan döküleceğini ileri sürmelerinden anlaşılmaktadır: Ve iz kaale Rabbüke lilmelâiketi innî câilün fil'ardi halîfeten kaalû etec'alü fihâ men yüfsidü fihâ ve yesfiküddimâe... = Rabbının, meleklere "ben yeryüzünde kendime bir vekil yaratacağım" deyince, meleklerin "yeryüzünde fesat koparıp kan dökecek birini mi yaratacaksın?" dedikleri zamanı hatırla! Bakara - 30).
Demek, yeryüzünde Âdem'den evvel yaşıyan insanlar varmış ki, Âdem onlara "halife" olmak üzere yaratılıyor. Şu halde bu yaratılma, maddî değil, mânevî bir yaratılmadır ve mutasavvıfların "ba'sü bâdelmevt" dedikleri de budur. Öldükten, yani nefsini öldürdükten sonra asıl diriliğe kavuşan ve Allah’ın yeryüzündeki halifesi olan bu "Âdem"e, bu "İnsân-ı Kâmil"e, insanları maddeten ve mânen terbiye eden "mürebbî" mânâsına "Rab" dahi denmektedir.
İşte "ulema-yı rüsûm" ile mutasavvıfların arasını açan mesele, budur. Halbuki mutasavvıflar "İnsân-ı Kâmil" in vücuduna değil, o vücudu istilâ eden, o vücuttan söyliyen "Kudret" e "Rab" demektedirler. Onlarca vücudun hiçbir ehemmiyeti ve kıymeti yoktur; çünkü o, birgün çürüyüp toprak olacaktır. Sedef, inciyi saklamağa ve muhafaza etmeğe mahsus bir kabuktur. İnci arayıcılarının gayesi kabuk değil, "inci" dir.
"İnsân-ı Kâmil" lere, "vücud sedefi" içinde "Allah incisi"ni taşıdıkları için "Rab" denmesi, mutaassıp ulemâ-yı rüsûmun beynini ateş gibi yakmıştır. Halbuki Kur'an da bu hakikati teyid etmektedir. Yani Kur'anda bazı insanlara "Rab" dendiği ve onlara secde edildiği yazılıdır.
(Ve râvedethülleti hüve fî beytihâ an nefsihî ve ğallekatil'ebvâbe ve kaalet heyte leke kaale maâzallâhi innehû Rabbi ahsene mesvâye innehû lâ yüflihuzzalimmûne = Yusuf aleyhisselâmın bulunduğu evin sahibesi, ondan vuslat talep etti ve kapıları kapattı: "haydi gel, hazırım!" dedi. Yusuf "maâzallah! o benim efendimdir; bana güzel baktı; ben ona hıyanet etmem; zalimler felâh bulmaz!" dedi.)
Bir heyet tarafından ve muhtelif tefsirlere müracaat edilerek yazılan "Nûrülbeyân" adındaki Kur'an tercümesinde bu âyete, aynen yukarıdaki gibi mâna verilmiştir. Görülüyor ki Yusuf, mânevî mürebbisi "Azîz-i Mısr"dan "Rabbî" diye bahsetmektedir.
Ayni sûrenin 100. âyetinde, annesiyle babasının Yusuf'a secde ettikleri yazılıdır; (Ve refea ebeveyhi alel'arşi ve harrû lehû sücceden ve kale yâ ebetî hâzâ te'vîlü rül'yâve min kablü kad caalehâ Rabbî hakkan... = Yusuf, annesiyle babasını iskemleye veya tahta oturttu. Onlar yani kardeşleri de dahil olmak üzere anası, babası, Yusufa secde ettiler. O zaman Yusuf "babacığım, işte evvelce gördüğün rüyanın te'vîli... Rabbim o rüyayı hakikat" yaptı dedi.)
Bu âyetten de anlaşılıyor ki Kur'an Yakub'la zevcesinin ve diğer çocukların Yusuf'a secde ettiklerini, yani birtakım insanların yine bir insana secde ettiklerini sarâhatan bildirmektedir. İşte muhtelif sûrelerde "melekler Âdem'e secde ettiler" tarzında remzî ifadelerle anlatılmak istenen hakikat, bu âyette bütün açıklığıyle söylenmiştir. O halde "İnsân-ı Kâmil" de tecelli eden "Kudret" e secde etmekte hiçbir mahzur ve günâh yoktur. Esasen secde, bizim bildiğimiz gibi, alnı yere koymaktan ibaret şeklî bir hareket değil, "inanmak, iman etmek" tir. Nitekim, İnşikak sûresinin 21. ve 22.nci âyetleri secdenin "inanmak"tan başka bir şey olmadığını bildirmektedir: (Ve izâ kurie aleyhimülkur'anü la yescüdûne belillezîne keferû yükezzibune = Onlara Kur'an okununca, inanmıyorlar; bilâkis o kâfirler Kur'anı tekzib ediyorlar.).
Bu âyette "lâyescüdûne" fiili, "yükezzibûne" fiilinin müterâdıfi olarak "inanmıyorlar" mânasına kullanıldığına göre, bunun müsbet şekli olan "yescüdûne" fiili "inanıyorlar" mânasına gelmek icabeder.
Demek ki secde etmek, doğrudan doğruya inanmak, iman etmektir. Esasen, meleklerin vücudları ve alınları mı var ki Âdem'e alınları ve vücudları ile secde etmiş bulunsunlar?..
İşte, Tasavvufun "merkez-i sıklet" i Allah’ın "İnsân-ı Kâmil" de tecelli ettiğidir. İnsanı ihya edecek olan şey onun "nazar"ı ve âbıhayata benziyen sözleridir. (Efdalü ibadeti ümmetî tilâvetülkur'âni nazaran = ümmetin en üstün ibadeti Kur'anı nazarla, yani seyrederek okumaktır) hadisinin mânası şimdi daha iyi anlaşılacaktır. Bu hadisteki "Kur'an"ın da "İnsân-ı Kâmil" mânasına geldiği Hazreti Ali'nin bir sözünden anlaşılmaktadır. Kur'anı mızraklarının ucuna takarak hücum eden müşrikler karşısında şaşıran mücâhitlere, "hücum!" emri verirken Ali şöyle demiştir: "Bu mızrakların ucundaki Kur'anlar sessiz, sâmit Kur'anlardır; halbuki ben konuşan, söyliyen Kur'anım! hücum!".
Bu canlı Kur'anların bir ismi de "Fürkan"dır.
İşte, insanı mânen yeniden halk ve ihya eden "Kudret", "Kur'an-ı Nâtık" ların sözü, gözü ve nazarıdır. Aşağıdaki âyetler bu mânayı mutazammındır: (İnnel'ebrâre yeşrebûne min ke'sin kâne mizâcuhâ kâfuren; aynen yeşrebu bihâ ibâdullâhi yüfeccirûnehâ tefcîren = Ebrâr sınıfında olanlar, mizacında kâfur bulunan bir kâseden içerler. Bu kâse bir gözdür ki Allah’ın kulları, içeceklerini onunla içerler, onu başka yere de akıtırlar, yani başkalarına da içirirler. Dehr - 5).
(Ve yüskavne fîhâ ke'sen kâne mizâcüha zencebîlen; aynen fihâ tüsemmâ selsebîlen = onlara mizacında zencebil bulunan bir kâseyle su verilir, O kâse, orada "Selsebîl" adı verilen bir "göz"dür. Dehr - 17: 18).
(Ve elkaytü aleyeke mahabbeten minnî litusnaa alâ aynî = Sana benim nazarıma göre yeniden yaratılasın diye sevgimi aşıladım. Tâhâ -39).
İçinde bulunduğu sûreye ismini veren "Nûr âyeti" de "İnsân-ı Kâmil"in gözünü temsîlî bir tarzda anlatmaktadır. Tafsilinden vazgeçildi. "Necm" sûresinin, baştan 19 uncu âyete kadar olan âyetleri de ayni şeyi ve dolayısiyle "Mîrâc"ı bütün hakikati ve tafsilatiyle anlatmaktadır.
Hulâsa, bütün tasavvufî eserler, kapalı veya açık, hep "İnsân-ı Kâmil"i anlatmağa çalışırlar.
Ayni hakikati, bir "cinas"ın örtüsü altına gizleyen bir "Kâmil" "Hızırın baş parmağı kemiksiz olur" diyerek birçok kimseleri, birbirlerinin ellerini sıkarken başparmaklarını yoklamak itiyadının esiri etmiştir. Halbuki o "Kâmil" kim ise, (Hızırın başının parmağı, yani burnu kemiksiz "kıkırdak" olur) demek istemiş ve bu sözü ile de, Hızırın da bizim gibi gözü, kulağı, burnu olan bir insan olduğunu, yani Allah’ın ancak bir insanda tecelli edebileceğini anlatmağa çalışmıştır.
Fakat daha önce de söylediğimiz gibi, bu inanış, "ulemâ-yı rüsûm" tarafından "küfür" telâkki olunmuştur. Mutasavvıflar ise bu ithamı daima ve çok inandırıcı cevaplar vererek reddetmişlerdir. Mevlânâ ile "Mahmûd-ı Şebüsterî" nin bu ithamı çürüten sözlerini kaydediyoruz:
Rubâî
Tâ bende zi hod-i fânî mutlak neşeved,
"Tevhîd" benezd-i û muhakkak neşeved.
"Tevhîd", "Hulûl" nîst, nâbûden-i tüst;
Ver nî, begüzâf-ı bâtılî hak neşeved.
Mevlânâ
Tercümesi: (Kul, fani varlığının bağlarından boşanıp kurtulmadıkça, onun "tevhîd" i "tevhîd" sayılmaz. "Tevhîd"; hulûl değildir, senin yok olmandır; yoksa öyle boş sözlerle Hak ve hakikat ortadan kaldırılmaz.).
Kıt'a
Cenâb-ı Hazret-i Hakrâ düyî nîst,
Der an Hazret "men" ü "mâ" vü "tüyî" nist;
"Hulûl" ü "İttihâd" anca muhâlest:
Ki der "Vahdet" "düyî" ayn-i dalâlest.
M. Şebüsteri
Tercümesi: (Cenabı Hak için ikilik tasavvur olunamaz; onda benlik, senlik, bizlik olamaz. Orada "hulûl" ve "ittihâd" mümkün değildir; çünkü "birlik" te ikilik düşünmek, dalâletin ta kendisidir.)
Bu meseleleri düşünmek, konuşmak, veya yazmak küfür olmadıktan başka, hakikî bir ibadettir. (Lâ ibâdete kettefekküri = "Allah’ı ve hakikati" düşünmek kadar büyük bir ibadet olamaz." hadisi bu hususu anlatmıyor mu?
Bundan başka, "bir saatlik tefekkür, 60 yıllık ibadetten daha hayırlıdır" meâlindeki hadis de, Peygamberimizin vicdan ve tefekkür hürriyetine ne derece kıymet verdiğini göstermesi bakımından çok mânidardır.
Buna rağmen bu meseleler üzerinde konuşmak veyahut yazılanları okumakla kâfir olunacağı kanaatinde bulunanların, bir "kelimei şahâdet" getirerek tekrar müslüman olmaları mümkündür; hem bu suretle geçmiş günâhlar da affolunurmuş.
Bütün büyük mutasavvıfların eserlerinde olduğu gibi, Emre'nin doğuşlarında da şeriata muhalif gibi görünen sözler çoktur. Büyük mutasavvıflar, tarikat ve şeriat da dahil olmak üzere, bütün "kayıd"lardan sıyrılmış olan kimselerdir. Onların namazı "şeklî" değil "daimî"dir, Hac ve oruç telâkkileri de tâlimi mahiyette olan din kitaplarımıza uymaz ve sığmaz. Fakat Kur'anda, onların tuttukları yolu mânalandıracak ve onlara hak verdirecek birçok âyetler vardır. Bizim maksadımız, onların müdafaanamesini hazırlamak olmadığı için, o âyetleri birer birer zikretmekten sarfı nazar ediyoruz. Esasen o büyük zatların, bizim gibi acezenin müdafaasına ihtiyaçları da yoktur.
Onlar, birçoklarımızın zannettiği gibi Tarikat "dâire-i fâside" si içinde de dönüp durmazlar; çünkü "hakikat", bu dairenin dışındadır. Onların "post"la, "makam"la, "şeyhlik"le de alâkaları yoktur.
Gerek şeriat, gerek tarikat, insanı Allaha yani gayesine götüren bir "yol" dur. Gayeye varabilmek için yolda kalmamak, yolu yürüyüp bitirmek lâzımdır. Bu yolları yürüyüp bitiren mutasavvıflar, ne şeriatle, ne tarikatle, ne de şeyhlikle alâkaları olmadığını her fırsatta söylemişlerdir. İşte Mevlânâ'nın "şeyh"i tarif edişi:
"Şin" zi Şeytan, "hâ" zi har, "yâ" ez Yezîd
Cem'kerdend lâfz-ı Şeyh âmed bedîd.
Tercümesi: (Şeyh kelimesinin "ş" harfini Şeytan kelimesinden, "y" harfini Yezid'den, "h" harfini de "eşek" mânasına gelen farsça "har" kelimesinden alarak biraraya getirmişler şeyh kelimesi meydana gelmiş).
Görülüyor ki Mevlânâ, şeyhlik iddia edenleri şeytanlık, yezidlik ve eşeklikle vasıflandırmaktadır.
Hâsılı, büyük mutasavvıflar, mazi ile alâkalarını kesip yüzlerini istikbale çevirmiş blunan ve "dem bu demdir; dem bu dem..." diyerek "hâl" deki zuhûrâta tabi ve razı olan ileri görüşlü insanlardır. Onların yegâne gayeleri, kendi varlıklarından vazgeçip Allah’ın varlığında yok olmaktan ibaret bulunduğuna göre, şeriat ve tarikat da dahil olmak üzere, onları Allahtan ayıran her şey, bir bağ, bir "kayd"dır.
Emre'nin şu doğuşu, hem kendi tuttuğu yolu, hem de büyük mutasavvıfların yürümüş oldukları "Hakikat Şehrâhı"nı göstermesi bakımından dikkate değer:
Dostum! seni çoğu arar camiden,
Bulmak ister kilisede cam eden (*),
Seni bilmez ikisine çok giden,
Bir bilenden okunmalı bu kitap.
Kimi arar Kudüs ile Mekkeden,
Kimi arar (Hay! Hû!) ile tekkeden;
Seni bilir her kayıdı terkeden,
Yetişmez mi arayana bu cevap?..
Kimi arar çok söyliyen fakıdan,
Kimi arar sarhoş eden rakıdan;
Seni bilir yürekten kan akıtan,
Yürektendir âşıka olan şarap.
Kimisi der: Lâzım bize tarikat,
Bulmak ister o karanlıktan necat.
Meydandadır, bunların aklı sakat,
Dünya gibi bunlar da bütün serap.
Hak bulunmaz kudum ile, def ile,
Eskidiler, sen aklından def eyle,
Sen Canını Hak için hedef eyle,
Zevk ile bul, boşuna çekme azap.
Sen devredip bitirdiysen azabı,
Sana açık o Dilberin nikabı;
Sen alırsın ummadığın cevabı,
Duyar isen sana lâzım bu sevap.
Birçoğunun bütün arzusu (Uçmak),
Birçoğunun (Tamu) odundan kaçmak;
Aklın ermez, nasıl kaçarsın ahmak?
Gözün görmez doğmuş iken âfitap.
Âşık bilmez ne cennet, ne tamuyu,
Bilen için bunlar bir dipsiz kuyu;
Daim içer (ilmi ledün) den suyu,
Çekmek için elde lâzım birdolap.
Âşık olup dolabı çevirmeli,
Bu bilinmez sırra akıl ermeli,
Bir bilen var, aklı ona vermeli;
(Emre), dersin, kolay ise durma, yap.
---------------------------------------
(*) Cam etmek = Kilisede ibadet etmek.
Görülüyor ki, Emre'nin tuttuğu yol, (kıyam, rükû ve sücud suretiyle namaz kılanlar için beş vakit namaz tayin olunmuştur; âşıklar ise "daimî namaz" dadırlar) diyen Mevlânâ'nın gittiği yoldur. Onun doğuşlarında da "daimî namaz" sözüne rastlanacaktır ki bu namaz, ancak Mevlânâ gibi büyük mutasavvıfların kılabileceği bir namazdır.
Gerek Emre'ye, gerek diğer mutasavvıf şairlere, "Tasavvuf"u ve onların eserlerini tetkik etmeden tarizde bulunmak en hafif tâbirle, insafsızlıktır. Emre'nin doğuşlarındaki "hakikat" i hazmedemiyerek ona dil uzatacak olanlardan, bu hareketi, yapmadan evvel, Mevlânâ'nın (Mesnevî) sini, Rubâîleri'ni ve (Divân-ı Kebîr) ini baştanbaşa ve dikkatle okumalarını rica ederiz.
Buraya kadarki tafsilât, Tasavvufun "itikad, iman, inanış" cephesine dairdi. Madalyonun öbür yüzü "tasavvufî ahlâk" ı, yani hayvânî sıfatlardan kurtulma yollarını gösterir. Tasavvufun ana kitapları, meselâ Erzurumlu İbrahim Hakkı'nın "Mârifetname"si bu bahse dair tafsilâtla doludur. Lâkin bütün bu tafsilâtın "hulâsatülhulâsa"sı, "küçülürken, küçülürken yok olmak"tır.
"Vahdet-i Vücûd"a inananlar; bir "İnsan-ı Kâmil" de tecelli eden büyük ve küllî "Kudret"in her yerde ve bizzat kendi içlerinde de "hâzır ve nazır" olduğuna ve kendi gözleri, kendi kulaklarile yine kendilerini kontrol ettiğine iman ettikleri için, zarurî olarak yüksek bir ahlâk sahibi olmağa, kimseye fenalık etmemeğe gayret eder ve "Allah’ın ahlâkı gibi bir ahlâk sahibi olunuz!" hadisinin sırrına mazhar olmağa çalışırlar. Bu inanışa göre, Allah, bizi muhit olduğu gibi, her insanı ve her şeyi de muhittir. O halde herhangibir kimseye yapacağımız fenalık, doğrudan doğruya onu muhit olan Allaha yapılmış oluyor demektir. Buna inanınca, bir karıncayı bile incitmememiz icabeder. Şu fıkradaki nükte, bu hakikati ne güzel anlatmaktadır:
Yakup Peygamber Allah’ın bulunmadığı bir yerde kesmelerini tenbih ederek oğullarına birer tavuk vermiş. Yusuftan başka bütün çocuklar, tavukları merdiven altında, kömürlükte veya kapı arkasında keserek getirmişler. Yalnız Yusuf, hakikati ve ondaki ulviyeti idrâk ettiği için tavuğu kesemeden ve ağlıyarak getirmiş.
Bu hâl, yani kimseye fenalık etmemek, ahlâkın ilk merhalesidir. Son merhalesi ise, bizi muhit olan allaha kötü söz getirmemek için, bize yapılabilecek fenalıklara, söylenecek kötü sözlere vesile ve sebep teşkil edecek hareketlerden de sakınmaktır. İşte Tasavvuf'un emrettiği en yüksek ahlâk budur. Emre'nin bir "doğuş"undan aldığımız şu dörtlük, bu ahlâkın ve "Vahdet-i Vücûd" un ne vecîz bir ifadesidir:
Taş atarlarsa Emre'ye,
Gelen taş, (Cânân)a değe;
(Emre) bu sırrı anladı,
Kim ne derse boyun eğe.
Emre, kendisine atılacak taşların, yani söylenecek kötü sözlerin, kendisini de muhit olan (Cânân) a dokunacağını anlatarak, birinci beyitte "Vahdet-i Vücûd" u vecîz bir şekilde ifadelendiriyor, ikinci beyitte de sevgilisine söz getirmemek için ne yapmak lâzım geldiğini, yani tasavvufî ahlâkı düsturlaştırıyor. Bu dörtlük "sehl-i mümteni' "e de en güzel bir misal teşkil edebilir. Tasavvufî iman ile tasavvufî ahlâkın, bir dörtlük içinde, bu kadar az kelimeyle, bu kadar veciz bir tarzda ve konuşma üslûbu sadeliğiyle ifade edildiğine başka bir kitapta rastlamamış olduğumuzu da söylemek isteriz.
Doğuşları, ihtiva ettikleri "Hakikat" bakımından ciddî ve bitaraf bir tetkike tâbi tutacak olan insaf, vicdan ve "irfan" sahibi kimseler, "tasavvufî kemâl"in Emre'de tecellî ettiğini kabul etmekte tereddüt etmiyeceklerdir. Esasen Emre hayatta bulunduğu için, bizim sözlerimize iftikar etmeğe hacet kalmadan, bizzat kendisiyle görüşüp tasavvuf mevzuu üzerinde konuşmak da mümkündür. Onun basit bir kisve altında ne derin bir "Hakikat" taşıdığı ve tasavvufî bilgisinin ne kadar hudutsuz olduğu o zaman anlaşılır.
Bu doğuşlara dair bir hüküm verebilmek için, tasavvuftan anlıyan zevâtın, onları büyük bir dikkatle ve baştanbaşa okumak zahmetine katlanmalarını bilhassa rica ederiz. Bu doğuşlarda her şeyden evvel, üstün bir edebî değer ve "üslûp" arıyacak olanlara, "Emre"nin şair veya edip olmayıp, tahsilsiz bir sanatkâr olduğunu, bu doğuşları büyük ve ilâhi bir kuvvete teslim olarak irticâlen söylediğini hatırlatmak isteriz. Bu doğuşların gayesi edebiyat yapmak değil, Hakkı ve Hakikatı bulmak ve buldurmaktır. (İki kere iki dört eder) hakikatini, mevzun veya şairâne değil diye kabul etmemek nasıl hazin bir gafletse, bu doğuşların mazrufunu bırakıp zarfiyle uğraşmak da o türlü bir gaflet olur.
Emre, bu doğuşların, edebî değer bakımından gittikçe mükemmelleşeceğini, bu "hâl"in, henüz çocukluk devresinde bulunduğunu da söylemektedir. Kendisi hâlâ doğuş söylemekte devam ettiği için, onun edebî hüviyeti hakkında son ve kat'î hüküm şimdilik, verilemez.
Emre, Yunus Emre'nin de kendisi gibi "doğuş" söylemiş olduğunu bildirmektedir. Buna muttali olunca, Yunus'un divanında bu hususa dair îmâ ve işaretler olup olmadığını araştırdık. Bulabildiğimiz dörtlük veya beyitler, Emre'nin sözlerini teyit ediyordu:
Miskin Yunus bu sözü can içinde söyledi,
Söyleyende bîhaber, Taptuk Emre'm kârıdır.
Yunus! bu, kuş dilidir; bunu Süleyman bilir...
Gerçek erler bu yolda tuttuğunu sezerim.
Yunus değil bunu diyen, Kudret dilidir söyliyen,
Kâfir olur inanmıyan, "Evvel", "Âhir" hemen benim!
Yunus işbu sözleri Hak varlığından söyler,
İster isen kânını miskinlikte bulasın,
Miskin Yunus bu sözü kendisinden söylemiz,
Hak Çalap vermiş idi sabakın dilimize.
Yunus sana tuttu yüzün,
Hem unuttu kendi özün,
Senden sana söyler sözün,
Söz söyliyen sensin bana.
Kendisini bizim bildiğimiz şairlerden saymadığı da şu mısralardan anlaşılmaktadır.
"Yunus, Hak tecellisin şair dilince söyler."
Yunus Emre'ye dair olan an'anevî rivayetler de bu iddiayı teyid eder mahiyettedir. Bu rivayetlere göre (Taptuk)un mâneviyeti Yunus'a görünerek "Hadi söyle!" demiş, Yunus da elinde olmadan, şiirler söylemeğe başlamıştır.
Lâkin ilmin usulü, görmediğine ve tecrübe etmediğine inanmaktır. Herhangibir edebiyat tarihçisi, Yunus Emre'nin, bu sözleri cezbeye geldiği zaman söylediğine, daha doğrusu bu sözlerin "Vahy"e benzer bir "İlham-ı Rabbânî" eseri olduğuna kalben inansa bile, bu kanaati eserinde bildiremiyecek; çünkü ilim âleminin, kendisini gayri ilmî mütalâalar serdeden bir müellif olarak tanımasından korkacaktır. Bu yüzden de Yunus Emre'ye dair olan etüdlerin bir tarafı noksan ve karanlık kalmış olacaktır. Fakat düşünmek lâzımdır ki konuşma dilimizi ve halk edebiyatımızı, samimî şiirleriyle Divan Edebiyatı'na rağmen ve onun rakîbi olarak yedi asırdanberi ayakta tuttuğu için kendisine büyük bir ehemmiyet verilen ve mistisizmi, Ahmet Adnan Saygun'un bestesiyle Garb'a tesir etmiye başlıyan Yunus Emre; "bu sözleri söyliyen ben değilim; beni söyleten, dilimden söyliyen, Allahtır" derken yalan mı söyliyor? Ve biz, edebiyat tarihimizin en güzide sahifelerini bir yalancıya mı ayırmaktayız? Elbette hayır... O halde, Yunus Emre'nin yukarıya aldığımız sözlerine inanmamız icabediyor.
İşte Yunus, şiirlerinin bir kısmını, cezbeye geldiği, kendinden geçtiği zamanlar ve ne dediğinden haberi olmadan söylemiş; yanında bulunanlar da bu şiirleri ya ezberlemek veya bir kâğıda yazmak suretiyle tesbitetmişlerdir, Yunus'un, "vecd" hâlinde olmadan, aklı başındayken söylediği şiirler de vardır. Yunus, işte bu şiirleri yazarken "şair", vecde gelip söylerken ise "fânîfillâh bir âşık"tır.
Kur'an da Peygamberimize bu suretle nâzil olmuştur. Peygamberimiz, kırk yaşın verdiği olgunluğu idrâk ettikten sonra mânevî tekâmülünü tamamlamak üzere "Hırâ" sına çekilmiştir. Kendisini kâh titreterek, kâh yakarak gelen cezbeler esnâsında söylediği âyetlerin mecmuu Kur'anı vücude getirmiştir. Nasıl Hazreti Muhammede Kur'anın müellifi nazariyle bakamazsak, Yunus'a da, bu şiirleri kâğıda yazan bir şair nazariyle bakamayız. O, cezbeye geldiği zaman manzum sözler söyliyen bir (âşık) tır.
Ayni (hâl)in Emre'de de tecelli ettiğine dört seneden beri ve birçok defalar şahit olduk.
Emre'de bu hâlin tecellisi şöyle olmuştur: İlk doğuş doğacağı zaman (Emre)nin yanında Hacı Mahmut Efendi, Mecnun Abdullah ve Çakıtlı Ayşe Abla adındaki kimseler varmış, Hacı Mahmut Efendi Nesîmî divanından bazı parçalar okuyormuş. Bir aralık Nesîmiyi beğendiğini ifade eden bir söz söylemiş. emre de elinde olmadan "okuduklarından daha iyisi, bizden doğacak!" demiş; fakat içinde benlik iddiası bulunan böyle bir söz söylediğinden dolayı müteessir olmuş. Lâkin bu söz, kendi iradesine tâbi olmadan ağzından çıktığı içinn zuhûrâta tâbi olmuş. Bu sözü söylediği zaman Adanalıların "deblek" tâbir ettikleri darbuka çalıyor ve vaktiyle ezberlemiş olduğu tasavvufî şiirler okuyormuş. Bu esnada, kendisine tasavvuf ilmini "kaalen" de "hâlen" de öğreten ve 1933 te vefat eden üstadı büyük mutasavvıf Develioğlu Hafız Halil Efendi'nin mâneviyyeti hervakıfki gibi yine görünerek, sert ve âmirane bir hitapla:
- Kendinden oku!
demiş: Ne şiirden ne vezinden, ne de kafiyeden haberi olan Emre, şaşırmış; fakat ayni emri bir daha alınca kendini kaybetmiş ve başlamış söylemiye...
Bu münasebetle, bazı eserlerde bir takım ruhlardan "teblîgat" alındığına ve bu meyanda Çedikçi Süleyman Çelebi isminde birinin ruhunun rahmetli şair Enis Behiç Koryürek'e ârız olarak ona mazbut ve güzel şiirler söyletmiş olduğuna temas etmek yerinde olur.
Ruhlarla temas ederek onların tebligatını alabilen insanlar, radyo antenine benziyen hassas medyumlardır. Onlar, bu tebligatı sadece nakleden, fakat hiçbir mânevî kuvvete sahip olmıyan kimselerdir. Onları söyleten kuvvet, ezelî ve ebedî bir "âb-ı hayat" çeşmesi değil, muvakkat bir zaman için akan, sonra kuruyan bir musluktur. Onlar, o "hâl"e ve gelen ruha mahkûm olan insanlardır. Eski Yunus Emre ile Emre bu türlü medyumlardan değildirler. Gerçi onlar da kendilerini söyleten kuvvete mahkûmdurlar. Ama işte asıl bu mahkûmiyet, hakiki hakimiyettir. Zira onlar, kendilerini söyleten kuvvete teslim olunca, damlanın denize karıştıktan sonra denizin bütün kuvvetine malik olması kabilinden maddî, mânevî büyük bir kudrete ve "tasarruf" a sahip oluyorlar. Halbuki medyumlar ve ruhların sözlerini nakleden hassas kimseler, ne maddî ne manevî bir kudrete malikdirler, ne de "tasarruf" sahibidirler.
Enis Behiç Koryürek'e bir zamanlar ârız olmuş olan Çedikçi Süleyman Efendi'nin ruhu, "Vâridât" indeki şiirlerinden ve sözlerinden anlaşıldığı üzere, filhakika tasavvuf merdivenine çıkmış, fakat "kemal" mertebesine yükselememiş olan bir ruhtur. Emre'yi söyleten kudret ise, bütün maddî, mânevî kuvvetlerin menbaıdır. Bu itibarladır ki Emre'yi medyumlarla ayni kategoriye ithal etmek, onun "hâl" ini Enis Behiç'in durumuyla bir tutmak doğru değildir.
Emre'de bu "hâl", kırk yaşına girdiği 1940 yılında başlamıştır. İlk zamanlar bu hâli, kendisini benliğe düşürür endişesiyle, arzu etmemiştir. Fakat bu hâlin gelmesi de gitmesi de elinde olmadığından ister istemez o büyük kudrete teslim olarak doğuş söylemeye devam etmiştir. Bu tereddüt ve endişe devrinde, bu hâli en yakın arkadaşlarına hatta ailesine bile söylememiştir. Kendisini istilâ eden kudret, doğuş söylemeye başladığı zaman, yanında bulunan arkadaşları, işin pek farkına varamamışlar, Emre'yi türkü söylüyor zannetmişlerdir.
Emre'deki bu hâli en evvel sezen ve anlıyan kimse, Adana garı deposunda süpürgecilik yapmış olan Mustafa isminde biridir. Emre'nin kendinden geçtiğini, yüzünün sararmasından ve bakışlarının hafif değişmesinden anlıyan Mustafa, doğan şiirlerin tasavvufî kıymetini de idrâk edebilecek kabiliyette olduğu için, İsmail Emre'nin, bu Hak âşıkının peşini bırakmamıştır.
Mustafa, Emre'yi aşka getirip söyletmek için süpürgesini kucağına alıp, saz çalıyormuş gibi yaparak hafiften türkü söylermiş, Emre bu âhengin tesiriyle kendinden geçip söylemeye başlayınca süpürgeci Mustafa onu, ağlıyarak dinlermiş. Bu devredeki, yani 940-941 yıllarındaki doğuşlar maalesef zaptedilememiştir.
Emre'nin yakın mesai arkadaşları olan tesviyeci Hakkı ve tornacı Tevfik Efendiler, bu hâlin farkına daha sonra varabilmişlerdir. Fakat ekseriya iş başında çalışırken doğan bu doğuşların pek azı, o da noksan olarak zabtedilebilmiştir. Sonraları 942-43 yıllarında ve muhtelif kimseler tarafından (*) dikkatle tutulmıya başlıyan doğuşlar arasında 940 - 41 yıllarına ait olanlar, maalesef yoktur Ekserisi kâğıt parçaları veya sigara paketleri üzerine yazılan bu doğuşlar, zıyaa uğramıştır.
---------------------------------------------
(*) Doğuşların zapt ve tesbitedilmesi işinde himmeti ve emeği geçenlerden hatırlıyabildiklerimizin isimlerini veriyoruz: Atiye Emrecan, Mustafa Özbakır, Vasfiye Değirmenci, Hakkı Değirmenci, Tevfik Ayata, Celâl Çalım, Suphi Kükürt, Vahap Öztın, Hüseyin Onyıl, Esat Köksal, Mansur Köksal, Hüseyin Bobuş, Yusuf Şenyürek, Nihat Özer, Hanife İzgür, Hafize Akiz, Ruşen Emre, Fuzule Emre, Neşe Emre, Nebahat Şensert, Yüksel Değirmenci, Anış Ünlüeser, Şükrü Değirmenci, Salih İnan, Duran Emreün, Dr. İ. Çakmak.
945 Yılının son aylarına kadar, doğuşların zabt ve tesbit edilmesi işinde büyük emeği geçmiş olan Bayan Atiye Emrecan, 944 yılında doğuşlardan bir kısmının kitap halinde basılmasına da vesile olmuştur.
Emre'nin 10-11 seneden beri söylediği doğuşlardan zaptedilebilenler, bu kitapta toplanmıştır. (Emre), kaynakçı olduğu için doğuşların bir kısmı kaynak yaparken doğmuştur. O, kaynak yaparken kendinden geçince, bir taraftan işini görmekte, bir taraftan doğuş söylemekte ve yaptığı kaynak da arzu edildiğinden daha mükemmel olmaktadır. Birçok doğuşları deblek çalarken besteyle, bir kısmını da debleksiz, fakat yine besteyle söylemiştir.
Doğuş doğarken Emrenin yanında okuma yazma bilen ve bu hâlde haberi olan bir kimse bulunursa söylenilenler bir kâğıda tesbit olunmaktadır.
Doğuşlar gittikçe daha mükemmel bir ifadeye bürünerek hâlâ doğmaktadır.
Emre, bu doğuşların kendisine ait olmadığını, onları, kendisini söyleten kudrete teslim olarak okuduğunu her vesileyle söylemektedir. Emre bu şiirleri söylemek veya söylememek elinde olmadığı için onlara "Vâridât" ın Türkçesi olan (doğuş) adını vermektedir. O, kendisini istilâ eden kudretin âbıhayata benziyen sözlerine, bir çeşme musluğu vazifesini görerek sadece vasıtalık etmektedir. Telefondan gelen sesler veya plâkta okunan şarkılar, nasıl telefona veya plâğa ait değilse, bu doğuşlar da Emre'ye ait değildir. Emre, içi temizlenmiş, "perde" delikleri delinmiş bir kamış, bir "ney"dir. O büyük kudret, zaman zaman gelip bu "ney"i üflemektedir.
Emre evvelce de söylediğimiz gibi, kendisinden 700 sene evvel gelen selefi (Yunus Emre) nin de bu tarzda "doğuş" söylemiş olduğunu ve 400 sene sonra gelecek yine bir Türk âşıkının da böyle doğuş söyliyeceğini bildirmektedir.
Emre, mektep, medrese yüzü görmemiştir. Eski harfleri, Yunus Emre, Niyazî-i Mısrî divanlarını şöyle böyle okuyacak kadar bilmektedir. Onun eski harfleri öğrenişi de enteresandır. 17-18 yaşlarındayken düştüğü ilâhi aşk ateşine, Yunus ve Niyazî gibi âşık şairlerin şiirlerini dinlemekle su serpmiye çalıştığı devirlerde, bu şiirlerin arkadaşları tarafından, istediği zaman okunmayışına üzülerek okuyup yazmaya heves etmiştir. Kelimeleri harf harf heceliyerek değil, şekillerini tanıyarak hâfızasına nakşetmiye çalışmıştır. İlk öğrendiği kelime, Niyazî-ı Mısrî'nin "Kasap elinde koyunum" mısraındaki "kasap" kelimesi olmuştur. Bu kelimeyi, o zamanki kasap dükkânlarının eski harflerle yazılı tabelâlarında da seyrederek iyice öğrenmiş ve düştüğü ilâhî aşk ateşinde yıllarca yandıktan sonra, nihayet, nefsinin ve benliğinin koyununu ustasının bıçağı altına yatırmıştır.
Yeni harfleri ise ancak gazetelerdeki yazıları müşkilâtla sökebilecek kadar biliyor. Her iki harfle de yazı yazması, bilmiyor denecek derecededir ve pek hatalıdır.
Peygamberimizle "Dört Halife"nin hayatlarına dair malûmat ile diğer peygamberlere ait kıssaların çoğunu, bu hususta bilgisi olan kimselerin sözlerini can kulağı ile dinliyerek öğrenmiştir. Enbiya kıssalarına dair olan kitapları veya (Şahmaran), (Kan Kalesi) gibi hikâyeleri okumak veya dinlemek fırsatını bulduğu zaman, bu fırsatı kaçırmamıştır.
Bu çoğu şifahi olarak elde edilen bilgiye, bazıları noksan veya yanlış ezberlenmiş birkaç âyet ve hâdisi de ilâve ederseniz, Emre'nin kültürü tamamlanmış olur.
Fıkıh, Ferâiz, Edebiyat, Aruz gibi dünya ilimlerinden hiçbirini bilmiyen, fakat buna mukabil, (Mârifetname) sahibi İbrahim Hakkı'nın şu kıtasında;
Ger fakih oldunsa fehm et; "ennehum" lâyefkahûn"
Ger "fakîr" oldunsa sultan-ı cihansın bîmihen
(Fıkh-ı Fakr) ü (Nahv-i Mahv) öğren hadîs-i aşktan
Âşinâ-yı aşk ol, andan söyle her dem bîdehen
dediği gibi, (Fıkh-ı Fakr) ile (Nahv-ı Mahv) ı mükemmelen öğrenmiş olan Emre'miz, tasavvufî esrarı sade "kaal" ile değil, "hâl" ile de bildiği ve mânevî kudret bakımından hiçbir kimseyle mukayese edilemiyecek kadar yüksek ve eşsiz bir zât olduğu için, onun halledemiyeceği bir müşkil ve cevap veremiyeceği bir mesele yoktur. Bunu Emre ile ilgilenmeleri bakımından yerli ve yabancı bütün âlimlere cesaretle ilân etmekteyiz.
Epey bir zaman Adana'daki "Bugün" gazetesinde, bir müddette "Yeni Adana" gazetesinde (Emre) ye ve Tasavvuf'a dair yazdığımız yazılar dolayısile okuyuculardan bazıları, Emre'den bir şey öğrenip öğrenmediğmizi sormuşlardı. Onların bu sualine burada "Tasavvufa dair bütün öğrendiklerimi o zâta borçluyum" diye hemen cevap verirken, Bay İsmail Emre'ye giydiği basit işçi elbisesinin altındaki hakikî hüviyetiyle takdim etmek fırsatını bulduğum için bahtiyarım.
Ben bu zâtı 1946, yazında tanımıştım. Onu anlıyabilmekliğim ise sohbetlerinden istifade etmiye başladıktan sonradır.
Lise tahsilinden sonra bir edebiyat fakültesinden de mezun olmuş her öğretmen gibi ben de, bir miktar kitap karıştırmış, bazı mutasavvıf şairlerin divanlarını okumuştum. Böylece de tasavvuf'u anladığımı zannetmiş ve işin tuhafı, bu zanla liselerde - tabii alâkaderil' imkân - Tasavvuf okutmuştum. Kafamın içinde karmakarışık bir sürü "sözde malûmat", mazmun ve ıstılâh vardı. Tasavvuf'u, edebiyat kitaplarındaki basmakalıp tarifleri ve malûmatı ezberlemekten ve birkaç tane de beyit okumaktan ibaret sanırdım. Hattâ mesut bir talih eseri olarak (Emre) ile tanıştığım zaman, bu bilgimle yani bu bilgisizliğimle ona karşı da epeyce ukalâlık etmiştim. O ukalâlıklarımı hatırladıkça hâlâ utanırım. Fakat cidden halûk ve kâmil bir insan olan bu zât benim bu bilgisizliğimi bir defa bile ve nazikâne bir surette dahi yüzüme vurmadı. Sonraları zemin ve zaman geldikçe, anlattıklarından anladım ki ben hiçbir şe bilmiyormuşum. Bunu anlayınca da eski malûmatımın (!) üstüne kocaman bir (hatt-ı butlan) çekip bu ümmî, fakat cidden büyük zâtın huzurunda diz çökerek sohbetinden istifade etmiye başladım.
Bana tasavvufun ne demek olduğunu öğreten bu sohbetlerden sonra fırsat buldukça, evvelce okumuş olduğum bazı tasavvufî eserleri ve mutasavvıf şairlerin şiirlerini veya divanlarını bu yeni ışık altında bir kere daha okudum. Eskiden çözemediğim düğümler, bu seferki okuyuşumda çözüldükçe (Emre)ye olan sevgim, saygım ve hayranlığım büsbütün arttı.
Lâkin, maalesef, Adananın gerek mutaassıp, gerek münevver çevrelerinde (Emre)ye karşı bir antipati, bir çekingenlik vardır. Bu da, bazı bedhahlar tarafından (Emre)nin ve arkadaşlarının aleyhinde kasden uydurulmuş iğrenç iftiralara, maalesef tahkik etmeden inanma istidat veya ihtiyacında bulunmak gibi ahlâkî bir zaaftan ileri gelmektedir.
Ona şiddetle muarız olanların başında bazı din adamlarımız vardır ki Emrenin dalâlete sapmış bir insan olduğuna, doğuşların da rahmânî değil şeytanî iğvââttan ibaret bulunduğuna, hükmetmektedirler. Emre, zannettikleri gibi, fena bir adamsa ve dalâlete sapmışsa onu iknâ etmek suretiyle doğru