ANA SAYFA  |   İLETİŞİM   |   İNDİR  |  ENGLISH 
 

İSMAİL EMRE'NİN HAYATI

İsmail Emre, nüfus kağıdına göre (1315-1899)’da, fakat gerçekte (1316-1900)’da Adana’da doğmuştur. Kendisinden alınan bilgiye göre babası Koca Hoca Hakkı Efendi, ulemadan bir kişidir. Dedesinin adı Ahmet efendidir. Dedesinin babası da Emir Halil adıyla tanınmış bir müderristir. Emir Halil efendi aslen Harput’ ludur. Bu kişi, Harput’tan Adana’ya gelerek Adana’da yerleşmiştir. Bu aile, Adana’da Kocahocalar diye tanınırlar.

İsmail Emre beş yaşında babasını, on yaşında da annesini kaybetmiştir. On yaşında hem öksüz, hem de yetim kalan küçük İsmail, kendinden yaşça çok büyük olan amcazadesi nalbant Şükrü efendinin yanında 17 yaşına kadar kalmış ve ondan nalbantlık öğrenmiştir... devamı için tıklayınız.yukari


DOĞUŞLAR


Her zerreden, gönül! ederler dâvet,
Kime edeceksin, acep icâbet?
Gözler kadehine, doldurmuş (Sâkî),
Alıp içen bilir, böyle bir lezzet.
 
  Dudak şişesinden, içene, doldur,
İstiyenlere ver, tükenmez, boldur;
Meyhânesi: gönül, kapısı: kulak,
Yüzlerce senelik, böyle bir yoldur.
Dünyânın suları, akarsa, dolmaz,
İlim dalgıçları, dibini bulmaz;
Kelâm, girer, tekrar, ağızdan çıkar,
Nurdan boya alır, hiç rengi solmaz.
 
  Dış tarafı benzer, açılmış güle,
Her dâim âşıktır, söyleyen dile;
Fındık kabuğuna, benzer ortası,
Aksa, dolduramaz, bütün şellâle.
İçinde gizlidir, (Deryâ-yı Ahad),
Etrâfında gezer, (Diri Muhammed);
Dörtyüzbin peygamber, hizmet ediyor,
Girip de yıkanan, bulur selâmet.
 
  Orada gizlidir, milyarca vücut:
Kimi haç çıkarır, kimisi sücûd;
Ne kadar büyüktür, beyin boşluğu:
Bütün felekiyyât, orada mevcut.
Gelen, ordan gelir, giderler geri,
Ecel suyu içip, olurlar diri;
Ölüm bilgisinin, hiç aslı yoktur:
Sâde bir (idrâk)tir, duysan haberi...
 
  Meydanda oynıyan: sâde (Bir Canbaz),
Gerisi gölgedir, ondan ayrılmaz;
Kendisi, kendini, seyretmek için
(Emre)! (İnsan Yüzü), olmuştur Hicaz.
   

Zapteden : Vasfiye Değirmenci
Ankara - 4.1.1953 Saat: 9.50
yukari


EMRE'DEN GÜZEL SÖZLER

Bir musîbeti, bir felaketi tatlı ve hoş görürsek, o musîbet ve felaket rûhun gıdası olur.

İnsan, insanlaştıkça insanları sever. Hayvanların akrabası, çoluğu çocuğu olur mu? İnsan ağaca benzer: Dallarını ayrı görmez.

Sual - Herhangi bir parti ile alâkanız var mı?
Emre – Hayır, biz, “parti” değil, “küll”üz.

Gülmek kolay, ağlamak zordur. İki şeker parçası kuru kuruya birbirine yapışmaz; fakat ıslatılırsa yapışabilir. Mâneviyatta de insanları birbirine gözyaşı birleştirir.

Hacca gidecek olanlar, küsmüş oldukları kimselerle barışıyorlar. Ne güzel şey...

Biz kimseye küsmeyelim, kırılmayalım. Kırık bir kâsede su durur mu? Kırık bir kalpte de Allah durmaz.

İnsanların kabahatlerini görürsek, yani onları bu kabahatlerinden dolayı kınarsak, o kabahatlere ortak olur, asıl büyük suçu biz işlemiş oluruz.

Allah’a yakın olanların fücûrattan sakınıp, takvâ yolunu tutmaları mutlak şarttır. Uzakta bulunan bir pisliğin kokusu burnumuza gelmez: sâdece sözü kulağımıza gelir. Halbuki yanımızda bulunan pislik, bizi, kokusuyla rahatsız eder.

Güneş bir ama, tecellisi cisme göredir.

Büyüklük, seni büyük görenin karşısında küçülmektir. Bazı kimseler, hürmet gördükçe, daha beter şişerler. Halbuki için kan, dışın gündür. İki dakika sonra başına ne geleceğini bilemezsin; hani, nerede kaldı büyüklük?

Hiçbir kimse, tesellisiz yaşayamaz; fakat teselliyi unutmayan da (Hakikat)i anlayamaz.

Allah’la aramızda bulunduğundan bahsettikleri hicap; herkesin kendi ahlâkı, kendi tabiatları, kendi aklı, kendi bilgisi, kendi inanışıdır.

Akıl, o âlemde yürüyemez. Baksana, Hz. Muhammed’in aklı bile (Sidre-i Müntehâ)ya kadar gidip, orada duruyor. Ondan öteye ancak (Âşk) gidebilir.

Anamızın karnında hareket edebilirdik ama, yürüyemezdik. Şimdi de aklımızın karnındayız; şimdi de yürüyemiyoruz. Zaman gelecek, doğacağız, büyüyeceğiz, yürüyeceğiz.

Soran - Şu nefsin kuyruğunu bir koparsak.
Emre – Sen onunla aklın arasındaki bağı kopar; o, kuyruğuyla bıraksın gitsin.
* Zenginlik bakımından senden yukarda olanlara bakarsan,azaba düşersin; sensen aşağı durumda olanlara bakarsan rahat edersin. Yukarıya, Terâkki etmek için bak.

Beşeriyet hâli, bizim elbisemizdir: Yani hayatımızı kazanmak için, iccabında bağıracağız, çağıracağız, müteessir olacağız, hakkımızı isteyeceğiz; fakat yine de hoş göreceğiz. Böyle yapmazsak, çıplak kalırız.

Soran – İlim adamları çok alçak gönüllü oluyorlar.
Emre – İlim büyüdükçe insan küçülür. Ateşin yandığı yerde ot bitmez, gurur, kibir otları bitmez.

Kemâlet, tarikatın bittiği yerde başlar. Tarikat, yol demektir. Yol da inkâr edilmez ama, gideceğimiz yere varmazsak, yolda kaldık demektir. İstanbul buraya 1050 kilometredir. Bin kilometre gittin, 50 kilometre kaldı; sen de orada kaldın; neye yaradı bu?

Tekkeler kapanmasaydı, tasavvuf meydana çıkmazdı.

Şu saatin içinde ne kadar parçalar vardır... Bunlardan bir tanesini çıkarsan, saat işlemez. Tasavvuf yoluda böyledir. Takvâ ister cesaret ister, sebat ister.

Karın boşalırsa, kafaya ilim dolar; kafa boşalırsa oraya Allah dolar.

Kabuğu soyulmadan evvel, tassavvuf fena görülüyordu. Çünkü onun kabuğu: şeyhlik, tarikât, tesbih vesairesiydi. Şimdi kabuk soyuldu, iç meydane çıktı. Bu (iç), gençliğin malıdır; onu gençlik ilerletecektir.

S – Şu Amerikalılar çok pratik insanlar: Büyük yemek dağıtma kaşıklarının içine çorba kaşığı, kahve kaşığı ölçüleri de yapmışlar.

Emre – Ölçü çok iyi bir şeydir. (Hakikat)te de ölçü vardır. Hakikâtin ölçüsü ilim değil ahlâktır. Ahlâk tekâmül ettikten sonra, ilim kendiliğinden gelir.

Beyin denizine, ilim rüzgarını estirdikçe, orada dalgalar, yani girintiler, çıkıntılar çoğalır, kafa inkişâf eder.

Eğrilik, kötü kalplilik ateşe benzer; bulunduğu yeri mutlaka yakar.

Karagöz perdesi, kâmil bir insanın kara gözünün bir perdesidir. Gözbebeğine de zaten (Şah) diyorlar.

İnsan çok büyüktür ama, küçüklüğünü bilse.

Bize (Mum söndürürler) bile diyorlar. Hâşâ! Biz, kendi mumumuzu söndürür, Allah’ın mumunu yakarız.

En zor şey, dönen dünyanın üzerinde dönmeden durmaktır.

Nasrettin hocanın sözleri, tohuma benzer: O, (Büyük Hakikat) ağacını güldürücü sözlerin tohumuna gizlemiştir. Tohumun kabuğu ne kadar sağlam olursa, içinden çıkan ağaç o kadar çok yaşar. Nasrettin Hoca da onun için zamanları aşıp geliyor.

Kimsenin dini inanışına karışmayacağız. Herkes bizim gibi düşünemez. Şu yoldan, bir günde ne kadar insan geçiyor. Bunların hepsine: (gelin, beraber geçelim) diyebilir misiniz?

Vicdanı muazzep olmayan insan, ölüdür. Bir ölüye iğne batırsan duyar mı? Başkalarının ızdırabından acı duyanlar, onlara bitişiktirler. Bunlar büyük adamlardır.

Allah! Demesini bilen bir insan deli olmaz. Deli olanlar Allah’ta fani olmamış sahte şeyhlerin, bizzat kendileri Allah! Demesini bilmeyen şeyhlerin delirttikleri kimselerdir. Müritlerinemanen hakim olamadıklarından, biçareleri delirtirler. Çünkü müritleri kendilerinden daha müstaittirler; ileri gitmek isteyince rehbersiz kalır delirirler.

Şeriat= Şeri at! Hakikaten, şeriat, yalnız kaideler, nizamlar topluluğu demek değil, asıl şeriat, nefisteki şerleri atabilmektir.

İnsan, hakkı, hakikati her gördüğü yerde tanımaz ve kabul etmezse, daima azap içinde yanar.

Dayaktan korkan çocuklar ıslah olurlar. Korkmayanlar sonra kendi kendilerini cehalet, sefalet değnekleriyle döğerler; hatta uykularında bile döğerler.

(Defineler, hiç inlemezse, yedi senede bir inler) diyorlar. İşte Rıza Murad Bey, Malatya’da inleyip, bu hâli ekip duruyor. Bu sözü, bu hâli anlatmak için söylemişler.

Emre – Duran Emmi bir ilâhi söylesin.
D.E - ......
Emre – Çabuk!
D.E. – Bep! Bep! Bep!
Emre – Yok, böyle söyleme.
(İç kaynak – Duran Emi’nin dâima hazır ve gergin duran gönül davuluna Emre, bakışlarıyla veya sevgi hamlelerinden ibaret hareketlerle vurunca Duran Emi’nin ağzından, elinde olmadan, o hamlelerin kuvvetine ve tazyik derecesine göre bep! Hep! Diye sesler çıkar. Emre, bu cezbe tecellisinin de bir nevi ilâhi söylemek olduğunu anlatmak için. (Yok bu tarzda söyleme diyor.)

Soran – Siz alevî misiniz?
Emre – Biz alevî değil, ilâhiyiz.

İnsan ağlayarak doğduğundan, her hâli şikayettir. Sevmek de bir şikayettir.

Ağlamak= Ağılamak; nefsin ağısı, zehiri, hakikatten gözyaşıdır.

İlmin nihayeti zevktir. Kendimizi bilmek sûretiyle öğreneceğimiz ilim bizi bu zevke getirir. Cezbe ve âşk bile kayıttır. Hiçbir kaydımız yok; fakat hiçbir kayıttan da geçmeyiz. Her tarikat bizim; bir adımlık bile yolumuz, tarikatımız kalmadı.

S – Âşk kayıt mıdır?
Emre – Âşıkın sözü ile uğraşılıyorsa, hâli tecelli etmiyorsa, kayıt.
S – Yazılması lazımdı da onun için sordum.

Nokta olmayan, ilimlerin nokta hâline getiremez; cümle olmayan, cümle göremez.

Dünya siyaset ile mânevi saadet bir arada yaşayamaz. Onun için bizim kat’iyyen din, millet tefrikimiz yoktur. Her din, her mezhep bizimdir. Onları oldukları gibi kabul ederiz. Değiştirmek kudretine mâlik olsak bile, değiştirmeyiz. Ne yaparsak, Allah’ın yapmış olduğu gibi yapmaya çalışırız. Her uzuv, yerli yerinde güzeldir. Gözü çeneye getirsek, gene görür ama, biçim bozulur. (Ama, mezahır âleminde siyasette lazımdır, her şey de. Hz Muhammed, her şeyi yerli yerinde kullanmıştır.

Emre – Hafız!
Hafız– Efendim.
Emre – Değneğini ne yaptın?
Hafız– Elimden aldılar. Kimin aldığını bilmiyorum.
Emre – Bak, ben gözlüğümü cebimde taşıyorum; sen değneğini niçin cebine koymuyorsun?

Hâkikat hayvana değil, insana benzer. İnsan çıplak gezemezse, hâkikat, yani Allah ve tasavvuf kelâmında çıplak olamaz, hep örtülü, kapalı; rumuzludur. Bunun için (İlmi Ledün) diyorlar. Her peygamber ona bir elbise giydirmiştir. H3akikatin elbisesi din ve şeriattır.

Allah, Hâlik daima bir hâldedir. Ancak mahlukat her vakit oluş hâlindedir. (Külle yevmin Hüve fi şe’n) ayetini böyle anlamak lazımdır.

Yirminci asrın insanı eline tesbih alır çekerse, bu, posteki olur. Biz onların yerine o postekiyi çok saydık. Evvelden sadrazamlar bile postekide otururdu; şimdi koltukta oturuluyor. Koltuğunsa, posteki gibi sayılacak kılı yok. Bu asır, anlayış ve irfaniyet asrıdır. Posteki tekkelerin, rahle de medreselerin altında kaldı.

Peygamberlerden iki lisan bilen yoktur. Bilseler getirdiklerin kitabın iki dilden olması lazımdı.

Her hikmetin başı, korku olduğu gibi, her marifetinde başı korkudur. Düşman korkusu olmasaydı füzeler müzeler icad edilemezdi.

Reisi cumhur nasıl bir yere yalnız gitmezse, Allah da bir gönüle yalnız girmez... Onun da tevâzu, sevgi, şefkat, vicdan af gibi adamları vardır; onlarla gelir. Onun için Allah’ı davet eden gönül dar olmamalıdır. Geniş gönül sahipleri kimseye kızmazlar, her şeyi hoş görürler.

Herkesin yönü Allah’a dönüktür. Herkes, kendi kanaatinin, kendi inancının adımlarıyla Allah’a doğru yürümektedir. Herkes her şeyi söylemekte haklıdır; sövebilir, kızabilirler. Ne tarafa doğru yürüseler, yönleri bize doğrudur; sövseler, sövme adımlarıyla, kızsalar kızma adımlarıyla bize geliyorlar.

İnsanlar gençlikte hayâlle, yaşlanınca mâzi ile uğraşırlar, ne yazık.

S – Tarikata giren ağlamalı imiş?
Emre – Giren ağlasın; çıkanlarda gülsün oynasın.

Dünya harpsiz yaşamazmış. Ateşsiz olmaz. Vücut bile hareketsiz yaşayabiliyor mu?

Tapmak, insanın kendisini unutmasıdır. Allah için insan ateşe tapsa, boşa gitmez. Fakat kâfi değil. Ama yine de dünyaya, mala, paraya tapmak iyidir. Bu hiç olmazsa bir yoldur. Para, mal ise çıkmaz sokaktır.

Allah, bir kâmilden (Ben!) der ama, benliksiz, isimsiz (Ben!) der. Onu böyle Allah’ta fâni olduğu zaman kalbimize alabilir, ona murâbıt olabilirsek kurtuluruz.
Mansur (Enelhâk!) der ama, (Ben Mansur’um!) diyemez, derse, iblisiyettir.

Âşkın gömleği ilim, ahlâk, ve dindir. Âşk bunların ötesindedir.

Taassup, komünizm gibi serbest ve hâin fikirlere mâni olur. Taassup da iki türlüdür: İlmi taassup, cehlî taassup. Birincisi, vatanı, dini, namusu muhafaza etmek için lazım. Cehlî taassup, ne olduğunu bilinmeden, şuursuzca saplanılan taassuptur. Bu fenz. Bu, halkı tembelliğe ve irticâa götürür. Vatanı, milleti, dini de muhafaza edemez.

Gün, bir tane. Fazla değil. Biz bir tane olan günün içinden ömrümüz müddetince geçiyoruz. Attığımız ömür adımlarını gün zannediyoruz.

Kadınlık, erkeklik bir elbisedir. Allah, kimimize kadın, kimimize erkek elbisesi giydirmiştir. Kim ne derse desin. Hâkikat meclisine erkekte gelir, kadında. Filanca bir şey söyleyecek diye elbisemizi çıkarır mıyız?
Hâkikatte ne erkek vardır, ne kadın. Avrad derler ya; avrad, nefsine mahkum olan kimsedir, ister erkek olsun ister kadın.

Cebrâil, herkesin aklı değil, Hz. Muhammed ve onun gibi olanların aklıdır.

Küçük köylerde ne kadar benlik ve dedikodu vardır. Köyler büyüyüp şehir oldukça dedikoduyu ve benliği hazmeder. İnsanlar da mânen büyüdükçe gururlarını, benliklerini ve dedikoduyu hazmederler; yani hem dedikodu etmezler, hem de edileni hazmederler.

yukari

İÇİNDEKİLER


DOĞUŞLAR 1
DOĞUŞLAR 2
SOHBETLER
SOHBETLER'DEN SEÇKİLER
İÇ KAYNAK DERGİSİ
EMRE'DEN GÜZEL SÖZLER
NASRETTİN HOCA FIKRALARININ TASAVVUF'I İZAHI
İSMAİL EMRE'NİN HAYATI


DUYURULAR

Kayıtlı veriler: 17.09.2014
-DOĞUŞLAR 1: 1110 adet
-DOĞUŞLAR 2: 1200 adet
-EMRE'DEN GÜZEL SÖZLER: 131 adet
-İÇ KAYNAK DERGİSİ: 25 adet
-NASRETTİN HOCA FIKRALARININ TASAVVUF'I İZAHI: 24 adet
-SOHBETLER: 70 adet
-SOHBETLER'DEN SEÇKİLER: 127 adet
   
"İsmail Emre’nin Tasavvufî Sohbetleri" eklenmeye başlandı. 04.09.2013
- "Doğuşlar 1" başlığıyla yayınlanmış 1110 adet doğuş web sitesine aktarılmıştır. 01.03.2013
- "Doğuşlar 2" başlığıyla yayınlanmış 1200 adet doğuş web sitesine aktarılmıştır. 31.05.2012
- "İç Kaynak Dergisi"nde yayınlanmış "Nasreddin Hoca Fıkralarının Tasavvufi Îzâhı" isimli bölümler web sitesine aktarılmıştır. 16.06.2010
- "İç Kaynak Dergisi"nin tüm sayıları (25 sayı) web sitesine aktarılmıştır. 16.06.2010
- İngilizce sayfaları hazırlık aşamasında. 08.10.2009
- ISMAILEMRE.NET 08.10.2009 tarihinde yeni tasarımı ile açıldı.. Ve zaman içinde külliyat web sitesine aktarılacak. 08.10.2009

 

İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
İsmail Emre
Halil Develioğlu



Soru, görüş ve önerileriniz  için lütfen Webmaster ile bağlantı kurunuz.
BOBAR.NET